Hz. Davud (aleyhisselâm)

Hz. Davud (aleyhisselâm)

Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) vefatının üzerinden yıllar geçmişti. İsrailoğulları Hz. Musa’nın getirdiği emirlerden uzaklaşmışlardı. Kendi aralarında bölünmüş, zayıf düşmüşlerdi. Bunu fırsat bilen düşmanları onları bir çırpıda yutmak için dev ordularıyla şehirlerine saldırdılar. İsrailoğulları düşman askerlerini görünce neye uğradıklarını şaşırdılar. Sonuçta yenildiler. Evlerinden, yurtlarından edildiler. En kötüsü de, içinde Tevrat ve Hz. Musa’ya ait eşyaların bulunduğu kutsal sandığı düşmanlarına kaptırmaları olmuştu.

Bir gün peygamberlerine giderek:- Sen, Allah’ın peygamberi değil misin? diye sordular...

O da:- Evet, diye cevap verdi.

- Bizler vatanımızdan zorla çıkarılmadık mı?
- Evet..
- Mazlum değil miyiz?
- Evet...
- Peki neden bizi tek sancak altında toplayacak bir kral göndermesi için Allah’a dua etmiyorsun? Biz Allah yolunda savaşmak ve yitirdiğimiz toprakları geri kazanmak istiyoruz.

Karakterlerini çok iyi bilen peygamber:

- Peki, sizden savaşmanız istendiğinde tereddüt etmeden savaşa katılacağınızdan emin misiniz? deyince derhal:

- Allah yolunda neden savaşmayalım ki? Evlerimizden ve topraklarımızdan kovulduk. Çoluğumuz çocuğumuz dünyanın dört bir yanına dağıldı. Bundan daha kötü bir durum olabilir mi?” diye karşılık verdiler.

Bir müddet sonra Peygamber onları çağırarak:

- Allah, Talût’u başınıza kral tayin etti, dedi.

Şaşırdılar:

- Nasıl olur da onun gibi birisi başımıza kral olur. Biz krallığa daha lâyığız. O fakir biri. Aramızda çok zenginler var. Krallık asıl onlara yakışır.

Bunun üzerine peygamber:

- Onu krallığa Allah seçti. Ona güç ve ilim verdi. Hem Allah, krallığı dilediğine verir, dedi.

- Onun kral olduğunu nereden bilelim? Bir mûcize istiyoruz.

- Düşmana kaptırdığınız kutsal sandık geri gelecek. Onu size melekler getirecek. İçinde Tevrat’ın yanı sıra, Hz. Musa ve Hz. Harun’a ait eşyalar da olacak. Bu Talût’un krallığının delili.

Ertesi gün insanlar mûcizeye şahit olmak için mâbede gidip beklemeye başladılar.

.... Ve beklenen mûcize gerçekleşti. Hem de gözlerinin önünde. Melekler kutsal sandığı semadan mabede indiriyorlardı. Nihayet, Talût’un gerçekten Allah tarafından tayin edildiğine kanaat getirdiler. Tekrar Tevrat’a kavuşmuşlardı.

Talût, derhal kendi ordusunu kurmaya başladı. Çok geçmeden ordu hazır olmuştu. Calût adında bir kralla savaşacaktı. Calût kimsenin mağlup edemediği güçlü kuvvetli bir adamdı. En cesur savaşçılar bile onunla dövüşmeye cesaret edemezdi.

Talût, ordusuyla birlikte yola çıktı. Uçsuz bucaksız çölleri, başı bulutlara değen koca dağları, derin vadileri aştı. Askerlerin dudakları susuzluktan çatlamıştı. Kral Talût ordusunu sınamak, samimi olanlarla olmayanları birbirinden ayırt etmek için adamlarına şöyle dedi:

- Az sonra karşımıza bir nehir çıkacak. Nehirden içenler ordudan çıksın, bizimle gelmesin. Hiç içmeyenler, ya da sadece dudaklarını ıslatanlar bizimle kalsın.

Ağır bir imtihandı. Nehre vardıklarında askerlerin çoğu suya saldırıp doyasıya içtiler ve Talût’un ordusundan çıkıp, onu yarı yolda bıraktılar. Talût, askerlerini zor bir imtihana tabi tutmuştu. Ona yürekten bağlı olanlarla iki yüzlü davrananları birbirinden ayırmak istiyordu. Sabredip iradeli davrananların arasından, ufak bir zorluk karşısında dayanamayan zayıf iradelileri ayıklamak. Talût, kendi kendine “Şimdi kimin korkak olduğunu öğrenmiş oldum. Beraberimde yalnızca cesur olanlar kaldı.” dedi.

Ordudaki asker sayısı azalmıştı doğru, fakat bir orduda önemli olan asker ve silâh sayısı değil, iman ve cesaretti.

Önemli an gelmişti. Talût ile Calût’un orduları karşı karşıyaydı. Talût’un bir avuç askeri vardı. Calût’un ordusu ise çok büyüktü, askerleri de cüsseli. Talût’un bazı askerleri düşmanın sayıca ve silâhça daha üstün olduğunu görünce bir an korktular ve dediler ki:

- Bu dev orduyu nasıl yeneceğiz?!

Yürekleri imanla çarpan askerler ise:

- Bir orduyu büyük yapan iman ve cesaretidir... diye karşılık verdiler.

Birdenbire tepeden tırnağa zırhlara bürünmüş dev cüssesi, elinde kılcı, baltası ve mızrağıyla Calût meydana atıldı ve Talût’un ordusundan kendisiyle teke tek dövüşecek bir yiğit istedi.

Talût’un askerleri Calût’u görünce korktular. Kimse onun karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Kalabalıklar, kim çıkacak diye birbirlerine bakışırlarken Davud isminde genç bir delikanlı çıktı öne. Davud (aleyhisselâm), kral Talût’un huzuruna gelerek Calût’la dövüşmek için izin istedi. Birinci gün kral, onun isteğini reddetti. Çünkü o asker değil, bir çobandı. Dövüş teknikleriyle ilgili herhangi bir bilgisi yoktu. Üstelik kılıçsızdı. Tek silâhı koyunlarını otlatırken kullandığı sopasıydı. Hz. Davud dünyadaki gerçek güç kaynağının Allah olduğuna inanıyordu. Hem madem yüreği imanla atıyordu, öyleyse o, Calût’tan daha kuvvetliydi.

İkinci gün Davud (aleyhisselâm) tekrar kralın huzuruna giderek Calût’la dövüşmek istediğini bildirdi. Kral bu sefer ona izin verdi ve şöyle dedi:

- Şayet Calût’u öldürürsen seni ordumun komutanı yapıp, kızımla evlendireceğim.

Davud (aleyhisselâm), elinde asası, beş taş parçası ve bir sapanla meydana çıktı. Demirden bir devi andıran Calût ise elinde tuttuğu kılıcıyla karşısındaydı. Calût, Hz. Davud’u görünce onu küçümsedi, kıyafetine ve silâhlarına bakarak alay etti. Tam bu sırada Davud (aleyhisselâm) irice bir taşı sapanın arasına yerleştirdi ve olanca gücüyle düşmanın suratına fırlattı. O taş, Calût’un tam alnına isabet etti ve Calût’un dev cüssesi yere cansız bir şekilde yığılıverdi. Hz. Davud, yerde cansız yatan düşmanının yanına geldi. Onun kılıcını aldı ve zafer narası attı. Bunun anlamı savaşın sona ermesi, zaferin kazanılmasıydı.

O günden sonra Davud (aleyhisselâm) krallığın en meşhur insanı oldu. Kral, sözünü tutarak onu hem ordusunun baş komutanı yaptı, hem de kızıyla evlendirdi. Ne var ki bunların hiçbiri Hz. Davud’u sevindirmemişti. Çünkü onun hiçbir zaman meşhur olmak, insanların başına geçip onları yönetmek gibi bir arzusu olmamıştı. Hayatta âşık olduğu bir tek şey vardı. güzel sesiyle Allah’ı anmak, tesbih etmek, dua edip yalvarmak, göz yaşlarıyla yıkanmış yakarışlarını en kutsal hediye olarak Allah’a sunmak.

Gece gündüz durmadan Allah’a ibadet ediyor, O’na minnet, hayranlık ve teşekkürlerini arz ediyordu.

Allah, Hz. Davud’a peygamberlik verdi ve onu sayısız nimetlere mazhar kıldı. Ona verilen en büyük nimet Zebur’du. Zebur, Tevrat gibi kutsal bir kitaptı. Hz. Davud (aleyhisselâm) bu kitaptan okur, sabah akşam Allah’ı anardı.

Ve bir gün... Ormanda oturmuş, büyülü sesiyle Zebur’u okuyup Allah’ı tesbih ederken vadideki bütün ağaç ve dağların onunla birlikte tesbih ettiklerini duydu. İşittiği şey, sesinin yankısı değildi, çünkü ses yankılandığında söylenenin aynısı duyulurdu. Şimdi ise durum farklıydı. Dağlar onun okuduğu âyetleri tamamlıyordu. Hattâ bazen susup tesbihi yarım bıraktığında, dağlar tesbihin arkasını getiriyorlardı.

Yalnızca dağlar değildi tesbihine katılan. Kuşlar da bu ilâhi musikiye katılıyordu. Kutsal Kitabı okumaya başladığında, etrafında yüzlerce kuş, hayvan ve ağaç kümeleniyor, onunla birlikte Allah’ı tesbih ediyorlardı.

Hz. Davud’a (aleyhisselâm) verilen mûcize buydu. İçiyle dışıyla doğruluğun simgesi olduğundan dolayı dağlar, taşlar ve havada uçan kuşlar onun tesbihine katılıyorlardı. Sesinin güzelliği, dualarının içtenliği onlarda karşı konulmaz bir his uyarıyor, sessizliklerinden çıkıp onun sesine enstrümanlık yapıyorlardı.

Tek mûcizesi bu değildi elbette. Bundan başka Allah, ona kuşların ve diğer hayvanların dilini anlama yeteneği de vermişti. Günlerden bir gün kuşlardan birinin diğer bir kuşla konuştuğunu duydu. Anlıyordu! Evet kuşların konuşmalarını anlıyordu!.. Allah’ın kalbine saçtığı ışık sayesinde, başta kuşlar olmak üzere bütün hayvanların dilini çözebiliyordu.

Davud (aleyhisselâm) kuşları ve diğer hayvanları sever, onlara şefkatle muamele eder, acıktıklarında yedirir, yaralandıklarında da tedavi ederdi. Bütün hayvanlar da onu sever ve aralarında çıkan anlaşmazlıkları çözmek için kendisine gelirlerdi.

Allah, Davud’a (aleyhisselâm) hikmeti de öğretti. Ona yeni bir şey öğrettikçe, yeni bir mûcize verdikçe, onun Allah’a olan sevgisi artıyor, imanla köpürüyor, şükürle şahlanıyor, ibadetle kendinden geçiyordu... Öyle ki verilen onca nimetin şükrünü eda edebilmek için bir gün yiyip bir gün oruç tutmaya başladı. İşte bu oruç Hz. Davud’un orucu anlamında Savm-ı Davud olarak bilindi bu güne kadar.

Allah, Hz. Davud'dan hoşnut olduğundan dolayı ona büyük bir krallık ihsan etti. O devirde savaşlar çoktu. Savaşçıların giydikleri zırhlar çok ağırdı ve bu durum dövüş sırasındaki hareketi zorlaştırıyordu. Bir gün Davud (aleyhisselâm) bu meseleyi çözmek için derin düşüncelere dalmıştı. Elinde bir demir parçası vardı ve onu evirip çeviriyordu. Birdenbire avuçlarındaki demirin büküldüğünü gördü. Allah, elindeki demiri yumuşatmıştı.

Derhal ayağa kalktı. Demir parçasını küçük parçalara bölüp birbirine birleştirmeye başladı. İşi bitirdiğinde ise elinde demirden bir zırh vardı. Harika bir şeydi. İç içe geçirilmiş halkalardan oluşan o zırhı giyen asker savaş sırasında hem rahatlıkla hareket edebilecek, hem de kılıç, balta ve hançer darbelerinden korunabilecekti. Allah, Hz. Davud’a çağının en üstün zırhını yaptırmıştı. Davud (aleyhisselâm), O’na şükretmek için secdeye kapandı.

O günden itibaren yeni zırhlar yapmaya, bitenleri askerlere dağıtmaya başladı. Düşman orduları Davud’un (aleyhisselâm) ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde kılıçlarının bu tuhaf zırhlara işlemediğini, kendi zırhlarının ise kalın ve ağır olmakla birlikte kılıç darbelerini önleyemediğini gördüler. Evet gerçekten de zırhları o kadar ağırdı ki savaş esnasında rahat manevra yapmalarını engelliyor, üstelik Müslümanların kılıç darbeleri altında can vermelerini kolaylaştırıyordu.

Davud (aleyhisselâm) girdiği her savaştan zaferle çıkıyordu. Hiçbir savaşta mağlûp olmamıştı. Fakat bütün bu zaferlerin Allah’tan geldiğini biliyordu. Bu yüzden şükrünü, tesbihlerini, ibadetlerini daha da artırıyordu.

Allah, bir peygamberini veya herhangi bir kulunu sevdiğinde bütün insanların onu sevmesini sağlar. Hz. Davud’un sevgisi dağlar, kuşlar ve diğer hayvanların kalbine yerleştiği gibi, çok geçmeden insanların da kalbine yerleşti. Böylece Hz. Davud, insanlar ve hayvanlar tarafından en çok sevilen insan oldu. Bu tabloyu gören kral, Davud’u (aleyhisselâm) kıskanmaya başladı. Ona zarar vermeye hattâ onu öldürmeye kalkıştı. Sonunda onunla savaşmak için büyük bir ordu hazırladı.

Hz. Davud, kralın kendisini kıskandığını anlayınca savaşmak istemedi. Bir gece, kral yatağında uyurken, Davud (aleyhisselâm) odasına girerek yanı başındaki kılıcını aldı ve kralın elbisesinden bir kumaş parçası kesti. Sonra kralı uyandırarak şöyle dedi:

- Çok değerli kralım! Beni öldürmek istediniz. Hâlbuki benim içimde size karşı hiçbir nefret yok. Sizi öldürmek gibi bir gayem de yok. Şayet ben sizi öldürmek isteseydim, siz uyurken bunu yapabilirdim. Bakın, elbisenizden bir parça kestim ve eğer isteseydim onun yerine sizin başınızı keserdim, fakat yapmadım. Ben hiç kimseye zarar vermek istemem. Çünkü benim insanlığa sunduğum mesaj sevgi mesajıdır, nefret değil.

Kral hatasını anladı ve Davud’dan (aleyhisselâm) kendisini bağışlamasını istedi. Davud (aleyhisselâm) onu affettikten sonra odasından çıktı. Aradan günler geçti ve kral, Hz. Davud’un katılmadığı bir savaş sırasında öldü. Gerçek şu ki kral kıskançlığından vazgeçmemişti ve o yüzden savaşta, Davud’un (aleyhisselâm) yardımını reddetmişti.

O günden sonra ülkenin başına Hz. Davud geçti. Artık kral oydu. İnsanlar, milleti için yaptığı fedakârlıklardan dolayı kral olmasını istemişlerdi. O, aynı anda hem peygamber, hem kraldı. Hz. Davud bütün bunların ilâhi bir lütuf olduğunu biliyordu. Bu ihsanlar, kalbindeki şükür duygusunu kamçılıyor, ibadetlerini artırıyor; insanlara daha fazla iyilik yapma, fakirlere sahip çıkma, dertlilere derman olma hislerinin coşmasına vesile oluyordu.

Allah, her zaman Davud’un (aleyhisselâm) yanında oldu ve düşmanlarıyla giriştiği bütün savaşlarda ona zaferin yollarını açtı. Öyle ki yeryüzündeki devletler barış zamanlarında bile ondan çekinir oldular. Allah’ın ihsanları bunlarla sınırlı kalmadı. Ona hikmet ve etkili konuşma yeteneği de verdi. Peygamberlik ve krallık makamlarının üstüne bir de doğruyu yanlıştan ayırabilme güç ve bilgisini ihsan etti ona.

Hz. Davud oğlu olunca ona Süleyman ismini verdi. Süleyman ateşîn bir zekâya sahipti. Şimdi anlatacağım olay meydana geldiğinde ise henüz on bir yaşındaydı.

Hz. Davud (aleyhisselâm) her zamanki gibi tahtına oturmuş insanların dertlerine çare buluyor, aralarında çıkan anlaşmazlıkları çözüme kavuşturuyordu. Huzuruna iki adam girmişti. Birinin tarlası vardı ve diğerinden şikâyetçiydi. Tarla sahibi şöyle dedi:

- Efendimiz! Bu adamın koyunları, gece vakti tarlama girip bağlardaki bütün üzümleri yediler. Bana verdiği zararı ona tazmin ettirmeniz için huzurunuza geldim.

Hz. Davud sürü sahibine sordu:

- Koyunlarının bu adamın tarlasındaki bütün ürünü yediği doğru mu?

- Evet efendimiz.

Bunun üzerine Davud (aleyhisselâm) şöyle hüküm verdi:

- Tarlaya verdikleri zarardan dolayı koyunların tarla sahibine verilmesine hükmediyorum.

Tam bu sırada Süleyman (aleyhisselâm) araya girdi. Allah, ona da hikmet vermişti. Üstelik babasından da çok şeyler öğrenmişti:

- Babacığım, müsaade ederseniz benim daha güzel olduğunu düşündüğüm bir görüşüm var...

- Söyle dinleyelim.

- Babacığım! Koyun sahibi tarlayı alsın, onu yeniden eksin, bakımını yapsın. Üzüm bağları olgunlaşıp eski hâline gelince de tarlayı sahibine iade etsin. Koyunlara gelince, onları da tarla sahibi alsın. Onların yününden ve sütünden istifade etsin. Tarlası eski hâline gelince de koyunları sahibine verip, tarlasını geri alsın.

Davud (aleyhisselâm) bu hükme çok sevindi ve oğluna:

- Gerçekten harika bir çözüm bu. Sana hikmeti öğreten Allah’a şükürler olsun. Sen gerçekten de bilge bir insansın.

Allah’ın sevgisine mazhardı Davud (aleyhisselâm) ve Allah ona her gün yeni şeyler öğretiyordu. Bir gün ona, bir davada tarafları dinlemeksizin hüküm vermemesini öğretti. O gün Davud (aleyhisselâm) işlerini bitirdikten sonra, odasında ibadet için ayırdığı özel mekânına geçip namaz kılmaya ve dua etmeye başladı. Böyle zamanlarda nöbetçilere hiç kimseyi yanına sokmamalarını, hiç kimse tarafından rahatsız edilmek istemediğini söylerdi.

Fakat o gün odasına girdiğinde iki adamla karşılaştı. Başlangıçta şaşırdı ve hafifçe korkar gibi oldu. Nöbetçilere izinsiz hiç kimseyi almamalarını emrettiği hâlde karşısında duruyorlardı ve kötü niyetli olabilirdi. Onlara sordu:

- Siz kimsiniz?

- Endişe etmeyin efendimiz. Aramızda bir problem var ve onu çözmeniz için size geldik.

- Peki öyleyse, söyleyin derdinizi.

Birinci adam konuşmaya başladı:

- Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz tane kuzusu var. Benimse bir tane. Kardeşim benim kuzumu gasbetti ve geri vermiyor...

Hz. Davud diğer tarafın görüş ve savunmasını dinlemeden hüküm verdi ve şöyle dedi:

- Onca kuzusu olmasına rağmen senin kuzuna göz dikip alması büyük zulüm. Kardeşin sana zulmetmiş. Zaten aralarında ortaklık olan insanların çoğu birbirlerine zulmederler. İman edenler ise birbirlerine asla zulmetmezler.

Daha sözünü bitirmemişti ki adamlar ortadan kayboluverdiler. Bir toz bulutu gibi buharlaşıp yok oldular. Davud (aleyhisselâm) o iki adamın birer melek olduğunu anladı. Allah, onları kendisine bir şeyler öğretmek için yollamıştı. Bir davada, tarafları dinlemeden hüküm vermemeliydi. Kim bilir, belki de doksan dokuz kuzunun sahibi haklıydı. Bunun üzerine Hz. Davud derhal secdeye kapandı ve Allah’tan af dilemeye başladı. O günden sonra Davud (aleyhisselâm), huzuruna çıkan hiçbir kimsenin ifadesini dinlemeden hüküm vermedi.

Hz. Davud geri kalan hayatını Allah’a ibadet ve tesbih ederek geçirdi. Hiçbir zaman dilinden Allah’ın ismini düşürmedi. Her anında O’nun sevgisini terennüm etti. Son nefesini verdiğinde ise Allah’a kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordu. Davud (aleyhisselâm) ruhunu teslim edip Biricik Sevgili’ye kavuştuğunda, yerini doldurma görevi Hz. Süleyman’a (aleyhisselâm) geçmişti.

Nevzat Savaş