Hz. Eyyûb (aleyhisselâm)

Hz. Eyyûb (aleyhisselâm)

Hayat baştan başa bir imtihanlar zinciridir. İnsanoğlu için imtihanlar ta çocukluktan başlar. İnsan imtihanla saflaşır, özüne erer, olgunlaşır ve büyük işleri göğüsleyebilecek hâle gelir. İmtihanın olmadığı yerde altını taştan, elması kömürden ayırmak imkânsızdır.

İmtihanların şiddeti kişinin büyüklüğüyle doğru orantılıdır. En zor imtihanlar peygamberlerin imtihanlarıdır. İşte Eyyûb’u (aleyhisselâm) Cenâbı-ı Hak vücudunun her yanını saran korkunç bir hastalıkla imtihan etmişti.

Eyyûb (aleyhisselâm) salih bir kuldu. Allah; onu, malı, ailesi ve vücuduyla imtihan etmek istemişti. Evet, bir zamanlar hatırı sayılır bir zenginken bütün servetini kaybedip fakir düşmüştü. Çok geçmeden ailesini de yitirmiş yalnız kalmıştı. Üstelik vücudu amansız bir hastalığa tutulmuş acılar içinde kıvranıyordu. Fakat her şeye rağmen Eyyûb (aleyhisselâm) bir an bile olsun sabretmekten geri durmamış, ibadet ve şükrünü bir zerre eksiltmemişti. Aksine musibetler arttıkça Rabbine olan bağlılığı da artmıştı.

Evet, zenginliğin sabredilmesi gereken sorumluluk ve külfetleri vardı. Hz. Eyyûb onları sabırla yerine getirmiş, imtihan geçmişti. Sıra fakirlik imtihanına gelmişti. Onu da Allah’ın izniyle başarıyla atlatmıştı. Büyük ve mutlu bir ailesi vardı. Onların da kendilerine göre sabredilmesi gereken yönleri vardı. O imtihanı da geçti Eyyûb (aleyhisselâm). Şimdi ise yalnızdı. Yalnızlık ve kimsesizliğin imtihanını veriyordu. Bu imtihanı da yüzünün akıyla başaracaktı.

Bir zamanlar sağlıklı bir bedeni vardı. Sağlıkla imtihan olmuştu. O, nimete her zaman şükürle karşılık vermiş imtihanı geçmişti. Vücudunun her yanını hastalık sarınca da sabretmiş, hattâ şükretmişti. Bu imtihandan da tam not almıştı. Kısacası O, her hâliyle Allah’a yönelmişti. Hastalığı bitmek bilmiyordu, fakirlik dayanılmazdı, insanların vefasızlığı yüreğini kanatıyordu. Günlerini bu üç dostla geçiriyordu. Hastalık, fakirlik ve yalnızlık. Fakat o alternatif bir üçgen üretmişti. Sabır, şükür ve ibadet...

Şeytan bir gün karşısına çıkarak şöyle dedi:

- Ey Eyyûb, çektiğin bütün acıların kaynağı benim. Şayet bir gün sabretmekten vazgeçersen emin ol ki hastalığın geçecek. İsyan et, sabrı bırak, sabrın sana faydası yok.

Hz. Eyyûb şeytanı odasından kovarken şöyle bağırdı:

- Defol ve bir daha da karşıma çıkma. Bir an bile sabırdan, şükürden ve ibadetten vazgeçmeyeceğim...

Şeytan ümitsiz bir vaziyette Eyyûb’un (aleyhisselâm) odasından çıkmıştı. Hz. Eyyûb celâllenmişti. Şeytan hangi cesaretle kendisini aldatabileceğini düşünmüştü? Bu kez şeytan Eyyûb’un (aleyhisselâm) karısına gitti. Çok vefalı bir kadındı. Kocası hastalandıktan ve servetini kaybettikten sonra bile onu terk etmemişti. Fakat o da bir insandı ve her insanın bir zayıf anı olurdu. Şeytan karısını ümitsizlik ve isyana zorlamış, karısı da onun sözlerinde bir haklılık payı bulmuştu. O gün Eyyûb (aleyhisselâm) karşısına çıkıp şöyle dedi ona:

- Allah ne zamana kadar sana böyle işkence çektirecek? Malını, aileni, sağlığını yitirdin. Seni bu şiddetli hastalıktan kurtarması için neden Allah’a dua etmiyorsun?

Sabır kahramanı Hz. Eyyûb, karısından bu sözleri duyunca celâllendi ve ona şöyle dedi:

- Kaç sene bolluk ve nimet içinde yaşadık?

- Seksen sene.

- Ya hastalık ve sıkıntı içinde kaç sene yaşadık?

- Yedi sene...

- Seksen sene nimet içinde yaşadım. Yedi sene de mihnet içinde. hâl böyleyken, Allah’a üzerimdeki sıkıntıyı gidermesi için dua etmeye utanırım. Senin imanın ve kadere güvenin zayıflamış. Şayet iyileşirsem sana yüz değnek vuracağıma yemin ederim.

Şeytana kızgınlık, ağzından böyle bir ifadenin çıkmasına neden olmuştu. Yoksa onun sabrı deryaları kuşatacak kadar genişti. Canı sıkılmıştı. Karısına istemediği şeyler söylemişti. Vakit geceydi. Herkesin ve her şeyin uykuda olduğu bir saatte Eyyûb (aleyhisselâm) kapıyı açıp dağlara çıktı. Hastalık ne kadar ilerlese de sabredecekti. Fakat bir gün yaralar onun ibadet etmesine ve Allah’ı anmasına engel oldu. İşte tam o sırada inledi Hz. Eyyûb:

- Ya Rabbi! Hastalık Senle benim arama girdi. Seni dilimle ve kalbimle zikredememek ne büyük bir azaptır. Allahım! Sen sonsuz merhamet sahibisin. Beni Senden uzaklaştıracak her şeyden kurtar.

Eyyûb bir taraftan dua ediyor diğer taraftan da ağlıyordu. Birdenbire geceyi yırtan bir ses yankılandı etrafta. Ona şöyle diyordu:

- Ey Eyyûb, ayağını yere vur. Oradan çıkacak serin suyla hem vücudunu yıka, hem de o suyu iç.

Topuğuyla yere vurdu Sabır Peygamberi. Topraktan su fışkırdı birdenbire. Serin, saf, berrak.... Cennet suları gibi doyulması imkânsız hoş bir tadı vardı. Hz. Eyyûb bir taraftan o sudan içiyor, bir taraftan da vücudunu yıkıyordu. Biraz sonra vücudundaki bütün yaraların iyileştiğini, kanına can geldiğini hissetti. Yorgunluğun yerini garip bir canlılık almıştı. Ateşi de düşmüştü. Belli ki o mübarek su, iç ve dış hastalıklarını da iyileştirmişti.

Çok geçmeden ailesi geri geldi. İlâhi merhamet onları tekrar geri getirmişti. Artık Sabır Peygamberi yalnız değildi. Yıllar süren acı hastalık sona ermiş, sağlığına kavuşmuştu. Buna karşılık Eyyûb (aleyhisselâm) şükrüne şükür katmıştı.

İyileştiğinde karısına yüz değnek vuracağına yemin etmişti. İşte iyileşmişti ve yemininin gereğini yerine getirmesi gerekiyordu. Fakat Allah, onun gerçekten karısını vurmak istemediğini biliyordu. Yemininden caymaması ve yalancı durumuna düşmemesi için Allah ona bir çare öğretti. Yüz tane reyhan çubuğundan bir demet yapmasını ve karısına bir kez vurmasını emretti. Böylece bir hamleyle yüz değnek vurmuş olacaktı.

Allah, Eyyûb’un sabrını mükâfatlandırmak için onu Kur’ân-ı Kerim’de şu ifadelerle övdü:

- Biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul. Zenginlikte-fakirlikte, hastalıkta-afiyette, kısacası her hâlinde yüzü ve kalbi Allah’a yönelikti.

Evet, Kur’ân onu “evvab” kelimesiyle tasvir ediyor. Evvab ise, zikir ve sabırla sürekli Allah’a yönelen kimse demektir. Hz. Eyyûb’un sabrı, imtihanı geçmesini sağlamıştı. O günden sonra onun duası bütün hasta ve dertlilerin dilinde dolaştı. Bu duayı yapan herkes Eyyûb’un (aleyhisselâm) sabrını hatırlayıp sabretti. Acılardan soluklanmak istediğinde de onun iniltileriyle inledi.

Sabır Peygamberi, sabrın ne kadar büyük bir güç olduğunu öğretti bizlere. Aslında mânevî hastalıkların maddî hastalıklardan daha tehlikeli olduğunu da. Çünkü maddî hastalıklar şu kısacık dünya hayatımıza zarar verirken, mânevî hastalıklar ebedî Âhiret hayatımızı mahvediyor. Mânevî hastalıklarımızın ilâçları ise sürekli Allah’ı anma; her an O’nu hatırda tutma; devamlı O’nun emirlerini yerine getirme...

Nevzat Savaş