Hz. Hûd (aleyhisselam)

Hz. Hûd (aleyhisselam)

Hz. Hûd (aleyhisselâm)

Seneleri seneler takip etti... Babalar öldü yerlerine evlâtları geçti, onlar gitti torunları geldi ve böylece aradan kuşaklar geçti... İnsanlar Hz. Nuh’un (aleyhisselâm) vasiyetini unuttular ve tekrar putlara tapmaya başladılar. Aynı bahanelerle terk ettiler Allah’a ibadeti. Dediler ki:

- Allah’ın o korkunç Tufan’dan kurtardığı atalarımızı unutmamalıyız.

Bu amaçla onların her birini simgeleyen heykeller yaptılar. Zamanla bu heykellerin yapılış nedenini unuttular. Derken saygı hisleri ibadete dönüştü, şeytan da oyuna katılınca heykeller tanrı oldu insanların gözünde. Ve Dünya bir kez daha karanlıklara boğuldu... Varlığın çehresini süsleyen parlak hikmetler söndü ve her zerresiyle Allah’ın varlığına işaret eden bütün kâinat anlamsız, cansız cenazelere dönüştü. Bunun üzerine Allah, insanlığa peygamber olarak Hz. Hûd’u (aleyhisselâm) gönderdi.

Hz. Hûd’un Âd ismiyle bilinen kabilesi ve Ahkâf diye anılan bir şehirde oturuyordu. Sayısız kum tepesinin göz alabildiğince sıralandığı uçsuz bucaksız bir çölün denize bakan bir bölgesiydi burası. Yaşadıkları yerler ise yüksek ve kalın direkler üzerine kurulu çadır evlerdi. Âd kavmi, o dönemin en iri yarı, en güçlü insanlarıydı. Öyle dev cüsselere ve kuvvetli pazılara sahiptiler ki bu özellikleriyle her yerde övünür “Dünyada bizden daha güçlü kimse yoktur.” derlerdi.

Fakat akılları fizikî güçlerinin tersine mini minnacıktı. Akıllarını zifiri bir karanlık sarmıştı. Putlara tapıyor, onlar için savaşlar yapıyor, Hz. Hûd’a olmadık iftiralar atıp, onunla alay ediyorlardı.

Hz. Hûd (aleyhisselâm) onlara dedi ki:

- Ey halkım, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka Rab yoktur.

Her peygamberin söylediği sözdü bu. Her peygamber değiştirmeden, korkusuzca ve tereddütsüz bir şekilde haykırırdı bu sözcükleri. Halkın ileri gelenleri sordular:

- Böyle sözler söylemekle nereye varmak istiyorsun? Ülkenin başına mı geçmek istiyorsun? Yoksa şöhret veya zenginlik peşinde misin? Kimin için çalışıyorsun? Senin ücretini kim veriyor?

Hz. Hûd (aleyhisselâm) onlara kimseden hiçbir karşılık beklemediğini, yegâne amacının Allah’ın hoşnutluğu olduğunu anlattı. Tek şey istiyordu onlardan. Zihinlerindeki kirleri hakikatin nurlarıyla yıkayıp temizlemeleri. Allah’ın üzerlerine sağnak sağnak yağdırdığı nimetlerden bahsetti. Öyle ya, onları Hz. Nuh’tan sonra yeryüzünün efendileri kılmıştı. Onlara güçlü vücutlar vermiş, türlü türlü imkânlar sunmuştu. Bununla da kalmamış verimli topraklar, ölü topraklara hayat veren yağmurlar ihsan etmişti.

Hz. Hûd’un kavmi çevrelerindeki ülkelere baktılar. Yeryüzünde en güçlü millet kendileriydi. Evet, güçlü olmak da kayma noktalarından biridir. Küstahça şöyle dediler peygamberlerine:

- Atalarımızın taptıkları putlara ne hakla kötü sözler söylersin?

- Atalarınız hatalıydı.

- Söylesene biz öldükten sonra, yani kemiklerimiz toprak olup rüzgârla savrulan toz zerrelerine dönüştükten sonra tekrar hayata döneceğimiz doğru mu?

- Evet, Kıyamet Günü tekrar dirilecek ve teker teker hepiniz yaptığınız kötülüklerin hesabını vereceksiniz.

- Peki, sana da garip gelmiyor mu Allah’ın peygamberlik için bizden birini, yani bir insanı seçmesi?

- Neden garip olsun? Allah sizi seviyor, sevdiği için de aranızdan birini, beni, sizi uyarmam için seçti ve gönderdi. Nuh kavminin başına gelen Tufan felâketi çok eski sayılmaz, olanları unutmadınız sanırım. Allah’ı inkâr edenler helâk oldu biliyorsunuz. O’nu inkâr edenler her zaman helâk olacaklar, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar...

- Şaka mı yapıyorsun? Kim bizi yenebilir, kim bizi yok edebilir?

- Allah!!!

- Tanrılarımız bizi korur.

Ne büyük aldanmışlık! Allah’ın gücünden başka güç var mı kâinatta?

Hz. Hûd (aleyhisselâm), Allah’ın sonsuz kudret sahibi olduğunu ve O’nun azabından kurtulmak için yine O’na sığınmaları gerektiğini anlattı onlara. Ama nafile...

Hz. Hûd’un, kavmiyle mücadelesi uzun yıllar sürdü. Fakat onlar gün geçtikçe daha da kibirlenmeye, küstahlaşmaya, taşkınlık yapmaya ve peygamberlerini yalanlamaya devam ettiler. Sonunda Hz. Hûd’u delilikle suçladılar. Dediler ki:

- Neden akılını kaçırdığını anladık şimdi. Sen bizim tanrılarımızı kötüledin ya, onlar da sana öfkelenip seni çarptılar ve sen aklını yitirdin, deli oldun. Hadi sana meydan okuyoruz. Gerçekten doğru söylüyorsan helâk et bizi. Hadi bekliyoruz, biz Dünya’nın en güçlü milletiyiz, bizi yıkabilecek kuvvet tanımıyoruz!

Hz. Hûd (aleyhisselâm) elinden geleni fazlasıyla yapmıştı. İman etmeleri için gece gündüz çırpınmıştı. Fakat en sert kayalardan daha katı kalp ve kafaları ilâhi mesajı reddetmişti. Hz. Hûd bütün benliğiyle Allah’a yöneldi ve olacakları beklemeye koyuldu. İlâhi gazap istemişlerdi. Ah, bir bilselerdi onun ne çetin bir şey olduğunu...

 Kuşkusuz bundan sonraki merhale azap merhalesiydi. İlâhi kanun böyle işliyordu. Allah, kendisine iman etmemede direnen kimseleri, kim olurlarsa olsunlar, güçleri, servetleri ne ölçüde olursa helâk ederdi.

Herkes beklemeye koyuldu. Birkaç gün sonra her tarafı korkunç bir kuraklık sardı. Gökten tek damla yağmur yağmaz oldu. Güneş’in yakıcı ışıkları çöl kumlarının ateşine ateş kattı. Bir alev topunu andıran güneşin sıcaklığı beyinleri eritiyordu. Paniğe kapılan insanlar Hz. Hûd’a (aleyhisselâm) koştular ve:

- Bu hâl nedir ey Hûd? diye sordular.

Hz. Hûd:

- Allah size gazaplandı, korkunç bir azabın işaretçileri bunlar. Henüz vakit geç sayılmaz. Tövbe edin, Allah sizi affeder. Sizden hoşnut olur, kurumuş topraklarınıza yağmur gönderip yeniden canlandırır, üstelik gücünüze de güç katar.

Fakat onlar yine alay ettiler ve küfürlerinde ısrar ederek imana yanaşmadılar. Hâlbuki iman etselerdi Allah’ın ne kadar merhametli ve bağışlayıcı olduğunu göreceklerdi.

Aynı gün Hz. Hûd (aleyhisselâm), ailesi ve kendisine inananlarla birlikte şehri terk etti. Şehri uzaktan gören bir tepeye vardığında durdu. Son bir kez Âd kavminin yaşadığı evlere ve bahçelere baktı ve dilinden şu hüzünlü kelimeler döküldü:

- Ey kavmim, ben size nasihat ettim, fakat siz dinlemediniz...

Yemyeşil ağaçların yaprakları birer birer sararmış, ekinler kurumuştu. Tam o sırada ufukları kaplayan dev bir bulut kümesi beliriverdi. Susuzluktan dudakları çatlamış, günlerdir ufukları gözetleyen insanlar sevinçle yerlerinden fırladılar

- İşte beklediğimiz yağmur yüklü bulutlar! Yaşasın, kurtulduk. Tanrılarımız bize su gönderdi!

Hâlbuki bu bulutlar hadi gelsin diye ısrarla bekledikleri azap bulutlarıydı... Ama nereden bileceklerdi?

Birdenbire hava değişiverdi. Yakıcı ateşin yerini dondurucu bir soğuk aldı ve Şiddetli rüzgâr iniltileri andıran ürpertici seslerle esmeye başladı. Her şey titriyordu.; ağaçlar, bitkiler, insanlar, büyük çadırlar... İnsanların derileri titriyordu... etleri, kemikleri ve kemiklerin içindeki ilikleri...

Fırtına kesintisiz devam ediyordu. Soğuk geceleri daha soğuk geceler izliyordu. Ürkütücü gündüzleri de daha ürkütücü başka gündüzler… İnsanlar korkuyla ve dehşet içinde dev çadırlara sığındılar, ama nafile... Şiddetlenen fırtına çadırları yerlerinden söküp aldı. Bu sefer örtülerin altına saklandılar, fakat rüzgâr örtüleri de uçurdu. Artık hiçbir sığınakları kalmamıştı. Bugün Allah’ın gazabından kaçış yoktu! Rüzgâr, elbiselerini parçalamaya, derilerini yemeğe başladı, fırtına vücutlarını parçalıyordu. Dokunduğu her canlıyı öldürüyor, kanını ve kalbini emiyor, toz zerrecikleri hâline getirdikten sonra önüne katıp götürüyordu. Fırtına yedi gün yedi gece devam etti. İnsanlık o güne kadar böyle bir felâkete şahit olmamıştı.

Sekizinci günün sabahı...

Allah, fırtınaya durmasını emretti. Bir anda her şey sustu. Güneşin ilk ışıkları dağlara yansıdığında bir ölüm sessizliği vardı şehrin üzerinde. Nefes alan bir tek canlı bile yoktu. Şehir yerle bir olmuştu. Meydanda yalnızca sağa sola savrulmuş hurma ağaçlarının gövdeleri vardı. İçleri bomboştu ve geriye sadece kabuk parçaları kalmıştı.

Hz. Hûd (aleyhisselâm) kendisine inananlarla birlikte kurtulmuştu. Fakat güç ve kuvvetleriyle böbürlenen zalimlerden ise hiçbir eser yoktu...

Nevzat Savaş