Hz. İbrahim (aleyhisselâm) - 1 . Bölüm

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) - 1 . Bölüm

Karanlıklar sarmıştı her yanı. İnsanoğlu bir kez daha şeytanın oyununa gelmiş, Allah’a kulluğu terk etmişti. Kimi insanlar kendi elleriyle yaptıkları putlara, kimileri gizemli buldukları dev ağaçlara, kimileri yıldızlara, Ay’a veya Güneş’e tapıyorlardı. Akıl iflâs etmişti. Kalpler kararmıştı. Vicdan zincire vurulmuştu.

O günlerde yeni bir din daha çıkmıştı meydana: Kralları tanrılaştırma. Babil kralı Nemrud kendisinin tanrı olduğunu iddia ediyordu. Çevresini saran insanlar da kimisi şahsi menfaati gereği, kimisi de cehaletinden dolayı kendisini tanrı olarak kabul ediyorlardı. Toplumun önde gelenleri, puthanelerdeki kâhinler, zenginler ve gücü elinde bulunduranlar halka zulmediyor, halkın kanını emiyor, onları ağır vergiler altında eziyorlardı. Her tarafta çocuk ağlamaları, zayıf ve kimsesizlerin iniltileri yükseliyordu.

İnsanlık şaşırmıştı. Yollar karışmıştı. Doğru ile yanlış, nur ile zulmet birbirine girmişti. Âdemoğlu yeni bir rehbere muhtaçtı. Ona var olmasının hikmetini hatırlatıp, yol gösterecek yeni bir rehbere... Büyük bir peygambere... Yeryüzündeki inkâr ve küfür cereyanları çok çeşitliydi ve o peygamber hepsiyle de mücadele edecek güçte olmalıydı. Allah, bu kutsal görev için Hz. İbrahim’i seçmişti.

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) Allah’ın insanlığa hediye ettiği gerçek bir rahmetti. Henüz küçük bir çocukken babasını kaybetmiş, amcası onu büyütmüştü. Hz. İbrahim, onu babası gibi sevmiş ve hep baba diye hitap etmişti. İşte o babası, ülkenin en meşhur heykeltıraşlarından birisiydi. Put yapardı. İnsanlar da kendilerine taş ve tahtadan tanrı yapan bu ustaya derin bir saygı duyarlardı. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) çocukluğunu böyle bir ailenin içinde geçirdi. Keskin bir zekâsı vardı.

Sonsuz Merhamet, onun aklını ve kalbini sevgi, şefkat, merhamet ve hikmetle yıkadı, süsledi. Evde, çarşıda, bahçede, her yerde tuhaf tuhaf heykeller görüyordu. Bunları bizzat babası yapıyordu. Bir gün bu garip şekillerin ne olduklarını sordu babasına. Tanrı olduklarını söyleyince şaşırdı ve aklının derinliklerinde bu sözlerin doğru olamayacağını düşündü.

Putları oyuncak gibi kullanırdı. Büyük olanların sırtlarına binerdi, onları bir merkep gibi kullanır, sopalarla döverdi. Bir gün babası onu, Merduh adındaki putun üstünde görünce öfkelendi ve onu şiddetle azarlayıp, bir daha aynı şeyi tekrarlamaması konusunda uyardı. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) şaşkın şaşkın sordu:

- Babacığım bu ne biçim tanrı!? Kulakları bizim kulaklarımızdan ne kadar büyük!

Babası:

- O en büyük tanrı evlâdım. Kocaman kulakları da onun derin bilgi ve bilgeliğini simgeliyor.

Hz. İbrahim zor tuttu kahkahasını. Çünkü Merduh’un kulakları tıpkı eşek kulakları gibi kocamandı. İnsanlar eşek kulaklı bir heykele neden taparlardı acaba?

Aradan yıllar geçti. Hz. İbrahim büyüdü. Kalbinde, babasının yaptığı putlara derin bir nefret duyuyordu, hattâ tiksiniyordu onlardan. Bir insan kendi elleriyle yaptığı heykelleri tanrı kabul ederek nasıl secde ederdi, bunu aklı almıyordu. Üstelik bu heykeller ne yer ne içer ne de konuşurdu. Hattâ bir insan tutup onları deviriverse, yüz üstü yıkılır, doğrulamazlardı.

İnsanlar, kendilerine her türlü faydalı ve güzel şeyleri putların yarattığını söylüyorlardı. Bu yüzden onlara kurban kesmeleri ve kayıtsız şartsız tapmaları gerekiyordu. Yoksa tanrılar onları müthiş bir azaba çarptırabilirlerdi. Hz. İbrahim bunları düşündükçe çıldıracak gibi oluyordu. Neden hiç kimse aklını kullanmıyordu? İnsanların taptığı şeylerin hepsi mahlûktu. Yaratıcı olamazlardı. Kendilerine bile faydaları yoktu. Gökyüzündeki yıldızlar ve yeryüzündeki harika varlıklar, her şeyi yaratan Yüce Zât’a işaret ediyordu hâlbuki. İnsanlara bu gerçeği anlatması gerekiyordu.

Şehirde putlarla dolu büyük bir tapınak vardı. Orta yerinde de en büyük putların konduğu bir mihrap… Tanrılar türlü türlü, şekil şekil, sınıf sınıftı. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) çocukken babasıyla birlikte tapınağı her ziyaret edişinde bu taş ve odun yığınına karşı büyük bir tiksinti duyardı. Onu asıl dehşete düşüren şey ise insanlardı. Tapınağa girer girmez başları önlerine düşer, iki büklüm eğilirlerdi. Sonra da putlar kendilerini duyuyorlarmış gibi ağlayıp sızlamaya, dilekler dilemeğe, yalvarıp yakarmaya başlarlardı.

Başlangıçta Hz. İbrahim’e komik geliyordu bu görüntü. Fakat zamanla bu durum gizli bir öfkeye dönüştü. Onca insanın yanlış düşünmesi, göz göre göre aldanması dehşet verici değil miydi? Üstelik babası, kendisinden tahsilini bitirip tapınakta kâhin olmasını istiyordu. Gün geldi, Hz. İbrahim putlara olan nefretini gizlemez oldu. Buna karşılık babası onu tanrılara karşı saygılı davranması için uyardı.

Günlerden bir gün Hz. İbrahim (aleyhisselâm) babasıyla birlikte tapınaktaydı. Tanrıların bayramıydı. Kutlamalar sırasında baş kâhin en büyük tanrının heykeline yöneldi. Samimi ve etkileyici bir şekilde dua etmeye, yalvarıp yakarmaya başladı. Kendilerine bol bol rızık vermesi, merhamet edip bağışlaması için ağlayıp sızlıyordu. Hz. İbrahim artık daha fazla dayanamayacağını düşündü. İçindeki volkan dışarı taşmak üzereydi.

Kâhin ağlayıp sızlarken birdenbire tapınağın duvarlarında sessizliği yırtan bir ses yankılandı:

- Sizi duymaz efendim, boşuna yalvarmayın. Zaten o hiç kimseyi duymaz, görmüyor musunuz?

Herkes sesin sahibi olan delikanlıya baktı. Baş kâhin çok sinirlenmişti. Sesin sahibi Hz. İbrahim’di. Yiğit, gözü pek Hz. İbrahim. Babası hemen araya girip utana sıkıla çocuğu adına özür dileyerek, onun aslında hasta olduğunu ve bu yüzden ne konuştuğunu bilmediğini söyledi. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) acı acı güldü ve sustu. Baba-evlât birlikte tapınaktan çıkıp doğruca evlerine gittiler. Yolda giderken ikisi de konuşmadı. Baba, oğlunu odasına bıraktıktan sonra çıkıp gitti.

Gece simsiyah perdesiyle bütün Dünya’yı sarmıştı. Herkes uyuyordu. Bir kişi hariç: Hz. İbrahim. insanlara Allah’ı anlatmanın çarelerini düşünüyordu. İmansızlık her türlü kötülüğün kaynağıydı. İman ise Allah’ı bilmek, güzel ahlâk, şefkat, merhamet demekti.

Bir türlü uyku tutmadı Hz. İbrahim’i. Odası bir zindan gibi geliyordu ona. Yatağından kalktı. Evden çıkıp dağa yöneldi. Karanlıkta yalnız başına yürüyordu. Dağdaki bir mağaranın kapısına geldi. Sırtını duvara vererek oturdu ve gözlerini semaya dikti. Yeryüzüne bakmak ona müthiş bir ıstırap veriyordu.

Gökyüzündeki ilâhi güzellikleri seyredip rahatlamak istedi. Yerde, aklını şeytana satmış insanlık kendi elleriyle yonttuğu taşlara tanrı diye tapıyordu. Acı veriyordu ona yere bakmak. Gel gör ki, lâcivert rengi gökyüzünde parlayan Ay ve yıldızları görür görmez onlara tapan insanları hatırladı ve tekrar içini acı bir hüzün kapladı. Ne garipti şu insanoğlu! Her şeyi yaratan Allah’a kulluktan şaşınca, olmadık maskaralıklara düşüp yerdeki ve gökteki cisimlere kulluk ediyordu.

Hz. İbrahim’in yaşadığı toplum işte böyle bir toplumdu. Kimi insanlar yerdeki, kimileri de gökteki putlara tapıyordu ve onun görevi de burada başlıyordu: Onlara doğru yolu göstermek için ikna edici deliller getirmek.

Diğer insanlarda olmayan bir özellik vermişti Allah Hz. İbrahim’e: Fetanet... Üstün zekâ, muhteşem mantık gücü. En büyük dahilerin zekâları bile bir peygamberin “fetanet”i karşısında iflâs eder. Fetanet, Allah’ın her peygambere verdiği olağan üstü akıl ve zekâ yeteneği. Düşündü, insanlara gökteki yıldızların tanrı olamayacağını nasıl anlatabilirdi?! Sonunda karar verdi. Onlardan biriymiş gibi görünüp, düşüncelerinin yanlışlığını ortaya koyacaktı. Derhal işe başladı.

Gökyüzünde pırıl pırıl parlayan bir yıldız gördü. Kendi kendine şöyle dedi:

- Şu parlak yıldız tanrı olabilir mi?

Onu batıncaya kadar seyretti. Hz. İbrahim:

- Yıldız battı. Kayboldu. Benim gönlüm kaybolup giden şeyleri sevmez. Tanrı bir görünüp bir kaybolmaz. Bu parlak yıldız tanrı olamaz öyleyse.

Bu sözler yıldızlara tapanların zihinlerinde bir deprem tesiri yapmıştı. Büyük Fetanet, plânını uygulamaya devam etti.

Ay doğdu bu sefer. Bulutların arasından sıyrılıp dağlara, vadilere, köylere ışıl ışıl gümüş nurlar yağdırdı. Hz İbrahim (aleyhisselâm) kendi kendine:

- Peki Ay’ın tanrı olması mümkün mü? diye sordu.

Ay’ı, batıncaya kadar seyretti. Ay da batmıştı. Öyleyse o da tanrı olmazdı. Çünkü gerçek tanrı hiçbir zaman kaybolmamalı, yok olmamalıydı. Hz. İbrahim gezegenlere tapan insanların ufacık akıllarıyla dalga geçiyordu sanki.

Sabah oldu. Güneş, ufukta kocaman bir ışık topu hâlinde belirdi. Hz. İbrahim (aleyhisselâm):

- Güneş gece gördüğüm Ay’dan da yıldızdan da büyük. Acaba Güneş tanrı olabilir mi?

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) bu düşünceler içinde beklemeye koyuldu. Öğlen, ikindi, akşam derken Güneş sararıp soldu ve ufkun karanlıklarına gömüldü. Tıpkı Ay gibi, tıpkı yıldız gibi. Öyle ya, o da bir faniydi ve ölüm faniler için kaçınılmaz bir sondu. Hâlbuki gerçek tanrı ölümsüzdü, sonsuzdu. Sonsuzluğa âşık insan gönlünü, fani varlıklar doyuramazdı. Sonsuzluk yolcusu insan, gerçek mutluluğu, ancak sonsuz olan Allah’a kullukta bulabilirdi. Hz. İbrahim’in kavmine verdiği bu ders ne muhteşem bir dersti!

Her gücün arkasındaki Gerçek Güç, insana yol göstermezse hiçbir zaman doğruyu bulamaz. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) gözünü ayların, yıldızların, güneşlerin ötesine dikti. Baktı baktı. Daha önce hiç hissetmediği duygu ve düşünceler uyandı kalbinde. Güneş’in de Ay’ın da yıldızların da arkasındaki gücü gördü, gösterdi. Halkının ne korkunç bir yanlışlık içinde olduğunu düşündü. Sonra gönlüne büyük bir nur dalgasının boşaldığını hissetti. Aklı, kalbi, vücudu ve her yanı nurlarla doldu. Evet, ilâhi rahmet tecelli etmişti ve şimdi her şeyi yaratan Yüce Zât, onunla konuşuyordu:

- Ey İbrahim!

- Buyur Rabbim.

- Teslim ol Bana.

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) secdeye kapandı ve toprağı sulayan gözyaşları içinde:

- Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum... dedi.

Hz. İbrahim’in gönlü huzur, esenlik ve sevinçle doldu taştı. Oracıkta gece yarısına kadar secdede kaldı. Sonra evine döndü. Her şey bitmiş Rabbi ona peygamberlik vermişti. Hz. İbrahim’in hayatında yeni bir dönem başlamıştı. Yerdeki ve gökteki putlara kullukta bulunan insanlara doğru yolu gösterecekti.

Nevzat Savaş