Hz. İbrahim (aleyhisselâm) - 3 . Bölüm

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) - 3 . Bölüm

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) yakalanıp zindana atıldı. Kral Nemrud’un başkanlık edeceği bir mahkeme oluşturuldu. Hz. İbrahim’in başını çektiği bu dava büyümeden ezilmeliydi. Yoksa bir baştan bir başa bütün krallığı istilâ edebilirdi. Nemrud kendisinin bir tanrı olduğunu öne sürüyordu. Çevresindeki insanlar da ona tapıyorlardı.

Mahkemeye katılmak için bütün halk, şehrin büyük meydanında toplandılar. Nemrud, Hz. İbrahim’i halkın önünde küçük düşürmek ve tanrılığını pekiştirmek niyetindeydi.

Meydanda müthiş bir kalabalık vardı. İnsanlar, tanrılara meydan okuyan bu delikanlıyı görmek istiyorlardı. Biraz sonra bir grup askerin ortasında ellerinde kelepçeler, ayaklarında zincirlerle Hz. İbrahim (aleyhisselâm) belirdi. Emin adımlarla yürüyordu. Yüzünde sakin ve ciddî bir ifade vardı. Korkunun zerresi yoktu. Duruşunda Allah’a inanmışlığın derin huzuru vardı.

Meydanda Nemrud için yüksek bir taht kurulmuştu. Etrafında kâhinler, vezirler, askerler ve yelpazelerle gölge yapan hizmetçiler vardı. Herkes Nemrud’dan korkardı. Zalim bir hükümdardı. Nemrud sordu:

- İnsanları yeni bir tanrıya kulluk etmeğe çağırdığını duydum, doğru mu?

Hz. İbrahim sakin ve kendinden emin bir edayla:

- Eski veya yeni tanrı yoktur. Tek tanrı vardır. O da Allah, dedi.

Nemrud:

- Ben de bir tanrıyım, senin tanrın ne yaparsa ben de yapabilirim.

Nemrud çok kibirli bir kraldı. Güç, kuvvet, zenginlik başını döndürmüştü. İnsanların ona itaat etmesi gururunu okşuyor kibrini ve küstahlığını artırıyordu. Aslında Hz. İbrahim, tam istediği fırsatı bulmuştu. Bir hamlede Babil’deki bütün batıl düşünceleri yıkabilecekti. Daha önce cansız putları kırmıştı. Şimdi ise canlı bir putu yıkmaya sıra gelmişti. Sükunetini bozmadan şöyle dedi Hz. İbrahim (aleyhisselâm):

- Benim Rabbim öldürür ve diriltir.

Nemrud böbürlenerek:

- Ben de öldürür ve diriltirim...

Hz. İbrahim Nemrud’un sözlerini umursamadı bile. Yalan söylediğini biliyordu. Allah’tan başka kim öldürüp, diriltebilirdi? Bütün canların sahibi O değil miydi? Hz. İbrahim’in ilgilenmediğini görünce sözünü şöyle tamamladı:

- Sokakta yürüyen bir adamı getirip öldürtebilirim. İdama mahkum bir kişiyi de affedebilirim. Böylece onu diriltmiş olurum. Görüyorsun, ben de öldürür, diriltirim...

Hz. İbrahim bu seviyesiz sözler karşısında güldü ve içinden kendini tanrı zanneden bu zavallının hâline acıdı. Herkes susmuş, Hz. İbrahim ile Nemrud arasındaki konuşmaları dinliyordu. Kendinde olağanüstü bir güç olduğunu vehmeden bu çaresize âcizliğini göstermek için şöyle dedi Büyük Peygamber:

- Allah, Güneş’i doğudan çıkarır, yapabiliyorsan sen onu batıdan çıkar.

Nemrud afalladı. Şok oldu, ne diyeceğini bilemedi. İnsanlar da afalladı. Kâhinler, vezirler, askerler bu istek karşısında donakaldılar. Hz. İbrahim onun bir yalancı olduğunu gözler önüne sermişti. Allah, her gün Güneş’i doğudan çıkarıyordu. Nemrud gerçekten bir tanrıysa onu batıdan çıkarsındı. Kâinat denen şu uçsuz bucaksız ülkeyi yaratan ve yöneten Sonsuz Kudret Sahibi’nin koyduğu değişmez kanunlar vardı. Onları değiştirmeye hiç kimsenin ne gücü ne kudreti yeterdi. Eğer kral tanrılık iddiasında gerçekten samimi ise kâinattaki bu kanunları değiştirebilmeliydi.

Nemrud, kendini hiç bu kadar âciz ve çaresiz hissetmemişti. Dili tutulmuştu sanki. Ne söyleyeceğini, nasıl bir tavır sergileyeceğini bilemeden öylece donakalmıştı. Suç üstü yakalanmış bir günahkâr edasıyla çevresindeki kâhinlere yardım ister gibi baktı. Fakat tek çıt çıkmadı hiç kimseden. Öfkeden çıldıracak gibiydi. Bir tek adam onu bütün halkının karşısında rezil etmişti. Hiddetle ayağa kalktı ve yumruklarını sıkarak şöyle haykırdı:

- Tanrılarınızı küçük düşüren bu adamı ateşlerde yakın. Vücudunu küle çevirip rüzgârlara verin. Onu yok edin!

İnsanların gönülleri Hz. İbrahim’e meyleder gibi olmuştu. Fakat Nemrud’un bu sözleri halkı yeniden galeyana getirdi. Askerler, zincirlere bağlı peygamberi tekrar zindana götürdüler. Hüküm verilmişti. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) diri diri yakılacaktı. Derhal hazırlıklara başlandı. Bir kez daha küfür mağlûbiyetini kaba kuvvetle bastırmaya çalışıyordu.

Çok geçmeden olay bütün ülkeye yayıldı. Köy-kent, dağ-vadi her taraftan insanlar, putları parçalayan, sonra da suçunu itiraf ederek kâhinlerle dalga geçen, ardından Nemrud’u alt eden gencin cezalandırılışını seyretmek için başkente akın ettiler.

Nemrud’un askerleri şehrin dışında büyük bir çukur açtılar. İçini odun, tahta ve taşlarla doldurduktan sonra dev bir ateş yaktılar. Hz. İbrahim’i ateş çukuruna atmak için büyük bir mancınık getirdiler. Onu el ve ayaklarından mancınığa bağladılar. Dev ateşin korkunç alevleri göklere yükseliyordu. Öyle ki insanlar sıcaklığından korunmak için yüzlerce metre uzakta duruyorlardı.

Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) yüzünde derin bir teslimiyet vardı. Allah’ın her şeyi gördüğünü biliyordu. Allah’tan başka sevgili var mıydı ki sığınacak? Hz. İbrahim oradaki tavrıyla insanlara ders vermeye devam ediyordu. Hem ölüm onun için Allah’a vuslat demekti. Onun ruhu zaten Allah aşkıyla yanıyordu. Şimdi bedeni yanacaktı çok mu? İnanan bir gönül için Allah yolunda feda olmaktan daha büyük bir paye var mıydı dünyada!

Tam o sırada Hz. İbrahim’in baş ucunda Cebrâil (aleyhisselâm) belirdi:

- Ey İbrahim, dedi, yapmamı istediğin bir şey var mı? İstersen gökten senin için şakır şakır yağmur yağdırıp ateşi söndüreyim. Ya da bir kanat darbesiyle şehri yerle bir edip, herkesi helâk edeyim. Yeter ki sen iste.

Hz. İbrahim’in cevabı kısa ve netti:

- Allah beni görüyor, hâlimi biliyor, Allah bana yeter!

Kâinattaki bütün varlıklar sustu. Melekler dikkat kesildi. Gök ehli işlerini bırakıp yere odaklandılar. Ateşin çevresini saran binlerce insan nefesini tutup Nemrud’un ağzından dökülecek kelimeleri beklemeye koyuldu. Nemrud haykırdı:

- Atın âsiyi ateşe!

Mancınık ateş aldı ve Hz. İbrahim’i ateş çukuruna fırlattı...

İşte o anda... Allah ateşe şöyle emretti:

- Ey ateş! İbrahim için serin ve emniyetli ol...

Ve ateş ilâhi emre uydu... Kızgın alevler Hz. İbrahim’i yakmadı. Yakamadı. Nasıl yakabilirdi? Allah’ın izni olmadan yakabilir miydi? Aksine serin ve emniyetli oldu, zarar vermedi vücuduna. Allah’ın kudreti işte böyle tecelli ediyordu. Yakıcı ateş serin bir bahçeye dönüşüyordu. Ateş, yalnızca el ve ayaklarındaki bağları yaktı. İbrahim (aleyhisselâm), ateş çukurunun ortasında, tıpkı güzel, rengarenk bir gül bahçesindeymiş gibi oturuyor, Allah’ı tesbih ediyordu:

- Allah bana yeter, O ne güzel vekildir...

İşin başından beri hiç korkmamıştı. Zaten Allah’a gerçekten kul olmuş insanlar korkmaz ki. Çünkü bilirler ki güç yalnızca O’nun elindedir ve O istemedikten sonra kimse kendilerine zarar veremez.

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ateşe atılırken kalabalığın öfkeli çığlıkları yankılanıyordu meydanda. Biraz sonra ise dehşet içinde dona kalmışlardı yerlerinde. Gözleri korkuyla açılmış, küçük dillerini yutacak hâle gelmişlerdi. Zira Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ateş çukurundan tıpkı girdiği gibi sapasağlam çıkmıştı. Bir nur hâlesi içindeki çehresi pırıl pırıl parlıyordu. Tebessüm ediyordu. Elbiseleri yanmamıştı. Üzerinde ne duman ne de ateş izi vardı.

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) alevlerin arasından çıkarken yemyeşil bir Cennet bahçesinden çıkar gibiydi. Bu kez meydanda dehşet çığlıkları yükseliyordu. Ateş, Hz. İbrahim’e hiç dokunmamıştı. Tebessüm ediyordu, hoşnuttu. Allah’a yürekten iman etmiş bir insana ateş ne yapabilirdi ki! Gerçek imana sahip insanı kim mağlûp edebilirdi!

Nemrud korktu. Kâhinler ürperdi. Hz. İbrahim karşılarında duruyordu. Her şeylerini yıkmıştı. Gökteki tanrılarını, yerdeki tanrılarını ve kral tanrılarını... Diyecek bir şeyleri kalmamıştı. Peki inandılar mı? Hayır. Kibir, inat gibi virüsler bir insanın kalbini sardı mı artık o insan iflâh olmaz. Kâhinler, halka Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) bir büyücü olduğunu söylediler. Nemrud ise Hz. İbrahim’in yanına giderek ülkesinde serbestçe dolaşabileceğini söyledi. Bundan sonra ona zarar vermeyecekti.

Hz. İbrahim’in mûcizesi her tarafa yayıldı. dağlara, çöllere, köylere, şehirlere... olayı doğrulamak isteyen insanlar ülkenin her tarafından kafileler hâlinde başkente koştular. Herkes, Hz. İbrahim’i ateşten kurtaranın onun Rabbi olduğunu söylüyordu.

Gel gör ki şeytan uyumuyordu. Şeytanın yardımcıları da. Kâhinler, gücü elinde bulunduranlar, halkı sömüren yöneticiler Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) usta bir sihirbaz olduğunu her tarafta söylüyorlardı. Kendisine iman edecek insanları da ölümle tehdit ediyorlardı. Zaten halkın zihni taşlaşmıştı ve atalarının dininden dönmeye niyetleri yoktu.

Hz. İbrahim gece gündüz vaazlar verdi onlara. Allah’ın varlığına binlerce delil gösterdi. Kapı kapı gezip Allah’ı anlattı. Fakat onları ikna edemedi. Daha doğrusu onlar ikna olmak istemediler. Sevgi kokan sözlerine nefretle karşılık verdiler. Koca Babil krallığından bir kadın ve genç bir delikanlıdan başka kimse inanmadı ona.

Kadının adı Sâre idi. Daha sonra İbrahim (aleyhisselâm) onunla evlendi. Gencin adı ise Lût idi. Daha sonra peygamberlik nimeti ile şereflendirilen Lût (aleyhisselâm) Hz. İbrahim, kavminden hiç kimsenin iman etmeyeceğini anlayınca hicret etmeye, vatanını terk etmeye karar verdi. Ülkesinden ayrılmadan önce tekrar babasına giderek onu iman etmeye çağırdı, ancak o bir Allah düşmanıydı ve iman etmeyecekti. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) bunu anlayınca onu bırakıp gitti.

Peygamber kıssalarında ikinci kez aynı şeyle karşılaşıyoruz. Hz. Nuh’un (aleyhisselâm) kıssasında baba olan peygambere oğlu iman etmemesine karşılık, bu kıssada peygamber olan evlâda baba iman etmemiştir. Her iki kıssada da peygamberler, oğul veya baba her kim olursa olsun Allah’a düşmanlığını ilân eden yakınlarıyla artık ilişkileri olmadığını ifade etmişlerdir. Bu iki hikâyeyle Allah, sanki biz insanlara şu mesajı vermek istiyor: “İnsanları birbirine bağlayan asıl bağ imandır.”

* * *

Babil krallığı geride kalmıştı. Göç hayatı başlamıştı Hz. İbrahim için. Ülke ülke dolaşıp Allah’ın mesajını tebliğ edecekti. Önce Or, sonra Harran şehrine gitti. Oradan da Sâre validemiz; Hz. Lût ile birlikte Filistin’e geçti. Filistin’den de Mısır’a. Geçtiği her yerde insanları Tek Allah’a kulluk etmeye çağırıyor, fakir ve kimsesizlere yardım elini uzatıyor, insanlara nasihatlarda bulunuyor, doğru yolu gösteriyordu.

Yıllar geçmişti... Hz. İbrahim (aleyhisselâm) bütün hayatını insanları iman yoluna çağırmakla geçirmiş, saçları ağarmış, yaşlanmıştı. Sâre validemiz de yaşlanmıştı. Üstelik kocasına bir evlât verememişti. Mısır kralının kendisine hizmet etmesi için hediye ettiği bir yardımcısı vardı. İsmi Hacer’di. Onu Hz. İbrahim’le evlendirdi. Çok geçmeden Hz. Hacer bir erkek çocuk doğurdu ve Hz. İbrahim ona İsmail adını koydu.

Allah, Hz. İbrahim’i (aleyhisselâm) “Halil” yani Allah’ın en sevgili ve en yakın dostu lâkabıyla mükâfatlandırdı. Çünkü o ibadet etmeye âşıktı. Gecenin bağrını yırtan iniltileri, tesbihleri dillere destandı. Devamlı surette kendisini Allah’a yaklaştıracak yolları araştırırdı. Hele insanların mü’min olmaları için gösterdiği gayret ve yaşadığı heyecan gökteki melekleri bile hayran ederdi.

Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’e istediği her şeyi veriyordu, çünkü onu seviyordu. Hz. İbrahim insanın ölümle yok olmadığını gayet iyi biliyordu. İnsanlar öldükten sonra Kıyamet Günü’nde tekrar dirilecek, hayatlarının hesabını vereceklerdi. Fakat, Allah’ın ölüleri nasıl dirilteceğini merak ediyor, bu ilâhi mûcizenin nasıl gerçekleşeceğini bizzat görmek istiyordu.

Bir gün ellerini açarak:

- Ey Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini gösterir misin? diye dua etti.

Allah, ona sordu:

- Yoksa iman etmiyor musun?

- Ediyorum hem de bütün kalbimle. Ancak bu harika mûcizeye şahit olmak, imanıma iman katmak, gönül peteğimi mârifet balıyla doldurmak istiyorum.

Bu talep Allah’a âşık bir kalbin isteğiydi. Şüphenin zerresi yoktu. Allah’ı bildikçe coşan ve daha fazla bilmek isteyen bir gönlün çığlığıydı bu. İçtikçe susayan bir Hak yolcusunun yüreğinden kopan bir çığlık.

Allah, ona dört tane kuş alıp, kesmesini, parçalarını farklı farklı dağlara koymasını, sonra da onları çağırmasını emretti. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) Allah’ın emrini harfiyen yerine getirince ilâhi mûcize gerçekleşti. Muhteşem bir olaydı. Ölü kuşların parçaları birleşip hayat elbisesi giyiyor ve sanki hiç ölmemiş gibi capcanlı olarak ona doğru uçarak geliyorlardı.

Nevzat Savaş