Hz. İsa(aleyhisselâm) - 3.Bölüm

Hz. İsa(aleyhisselâm) - 3.Bölüm

Yaşadığı olayların dehşeti karşısında titreyen Hz. Meryem, başını kaldırıp adama tekrar baktı. Cebrâil (aleyhisselâm), güzel bir insan görüntüsüyle oracıkta duruyordu. Hz. Meryem onun yüzüne baktı. Alnındaki parlaklığı, çehresindeki saflığı ve gözlerindeki heybeti seyretti bir müddet. İçinden geçenler doğruydu. Yüzünde milyonlarca sene Allah’a ibadet etmişliğin derinliği vardı.

Hz. Meryem, Cebrâil’in (aleyhisselâm) cümlesinin ikinci kısmını hatırlayınca irkildi. Ona tertemiz bir erkek çocuk hediye etmek için gelmişti. Hz. Meryem bir bakireydi. Evlenmemişti. Evlenmek bir yana eline bir erkeğin eli bile değmemişti. Evlenmeden nasıl çocuk doğurabilirdi? Meleklerin Efendisine hayretler içinde şöyle dedi:

- Nasıl oğlum olabilir ki, bana bir tek erkek bile değmemiştir. İffetsiz bir kadın da değilim.

Melek ona:

- Dediğin doğrudur. Fakat Rabbin “Bu iş bana pek kolaydır. Çünkü biz onu insanlara kudretimizin bir mûcizesi ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız ve artık bu, hükme bağlanmış, olup bitmiş bir iştir.” dedi.

Hz. Meryem, Cebrâil’in (aleyhisselâm) sözlerini düşünmeye başladı. Bu durumun Allah’ın emri olduğunu söylememiş miydi? Öyleyse neden garip olsun ki... Allah için hiçbir şey zor değil ki. Üstelik hiçbir erkeğin eli değmeden çocuk sahibi olması çok mu tuhaftı? Âdem’i (aleyhisselâm) anasız babasız yaratmamış mıydı? Öyle ya, Hz. Âdem’in yaratılmasından önce ne kadın vardı, ne de erkek. Havva validemizi de Hz. Âdem’in kendisinden, yani bir erkekten yaratmıştı. Kuşkusuz Allah’ın gücü her şeye yeterdi. Şimdi de sonsuz kudretiyle babası olmayan bir çocuk yaratacaktı. Hz. Âdem’den bir kadın yaratan Allah, şimdi Hz. Meryem’den bir erkek çocuk yaratacaktı.

İlâhi âdet o güne kadar insanın bir erkek ve bir dişiden yaratılması şeklinde işliyordu. Fakat şimdi âdetleri parçalayarak bir mûcize yaratmak istiyordu. Babasız bir çocuğu yaratmak...

Cebrâil (aleyhisselâm) konuşmasına devam etti:

- Ey Meryem, Allah sana bir mûcizenin müjdesini veriyor. Adı İsa, lâkabı Mesih, sıfatı Meryem’in oğlu. Dünyada da Âhiret’te de itibarlı ve Allah’a en yakın kullardan olacak. Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacak.

Hz. Meryem’in dehşeti daha da artmıştı. Çünkü henüz karnında taşımadığı bir bebeğin ismini öğreniyordu. Üstelik büyüyünce nasıl biri olacağını da anlatıyordu ona melek. Hem Allah, hem de insanların nazarında hatırı sayılır önemli bir insan olacaktı. O, bir mûcize çocuktu. Yalnızca büyüdüğünde değil, bebekliğinde de insanlarla konuşacaktı. Bir bebek nasıl konuşabilirdi? Fakat sonsuz kudret sahibi Allah diledikten sonra taşlar bile konuşurdu.

Hz. Meryem, ikinci bir soru sormak için dudaklarını hareket ettirmek istediğinde melek, Hz. Meryem’e doğru bir hava dalgası gönderdi. Daha doğrusu üfledi. Bu daha önce onun hiç görmediği bir ışık tayfıydı. Işık, Hz. Meryem’in vücuduna girince her yanını sardı. Şimdi o, gecenin ortasında göz kamaştıran bir yıldız gibi parlıyordu.

Hz. Meryem harikalar diyarında yaşıyordu sanki. Kendine gelip meleğe soru sormak istediğinde ise melek sessiz sedasız uçup gitmişti.

Soğuk bir rüzgâr esince Hz. Meryem’in vücudunu bir titreme sardı. Ürkmüş bir kuşun uçup kaçması gibi aklının da kaçıp gideceğini hissetti. Derhal odasına koştu. Kapısını kapatıp kendini namazın huzurlu iklimine saldı. Büyük bir huşu içinde secdeye kapanırken gözlerinden yaşlar akıyordu.

Nasıl ifade etmeli yaşadığı o hâli? Farklı duygular aynı anda o kadar iç içe girmişlerdi ki… Mutluluktan içi içine sığmıyordu. Dehşeti, hayreti yaşıyordu. Yüreği bir kuş kalbi gibi titriyordu ve derin bir huzurun sihirli atmosferinde tarifi imkânsız bir zevki iliklerinde hissediyordu.

O artık yalnız değildi. Melek ayrıldığında onu yalnız başına bırakmadığı hissi vardı Hz. Meryem’in içinde.

Evet gerçekten de yalnız değildi. Meleğin üflemesiyle vücudu baştan başa nur dolmuştu. İşte o nur, karnında yavaş yavaş bir bebeğe dönüşüyordu. O bebek büyüdüğünde insanlığa sevgi mesajını sunan bir peygamber olacaktı.

Hz. Meryem, o gece derin bir uykuya daldı. Ertesi sabah gözlerini açtığında odasının her tarafında bir sürü meyve gördü. Üstelik mevsimi olmadığı hâlde tabakların içinde üst üste yığılmış çeşitler vardı. Hayretler içinde baktı onlara. Neden sonra dün geceki olayları hatırladı. Gül ağacını sulamak için bahçeye çıkması.. Cebrâil’le (aleyhisselâm) görüşmesi.. Allah’ın onun içine mûcizeyi üflemesi.. heyecanla odasına dönüşü... nihayet kendini derin bir namazın kucağına salıvermesi…

Hz. Meryem, etrafını saran türlü türlü meyvelere bakarken kendi kendine “Bunların hepsini ben mi yiyeceğim?” diye düşündü. Tam o sırada bir melek sesi duydu:

- Ey Meryem sen yalnız değilsin. İki kişisiniz artık. Sen ve İsa... Bundan sonra iyi beslenmen gerekir.

Hz. Meryem, onları yemeğe başladı.

Günler geçti. Hamileliği diğer kadınlarınkinden çok farklıydı. Meselâ, hastalanmamıştı, hiçbir ağrısı yoktu, karnı da şişmemişti. Aksine hamileliği ona türlü türlü nimetler getirmişti.

Dokuzuncu ay gelip çatmıştı...

Hz. Meryem bir gün insanların uğramadığı uzak bir yere gitti. O gün bir şeylerin olacağını hissediyordu. Fakat tam olarak neydi, bunu bilmiyordu. Yol, onu uzaklığından dolayı insanların pek uğramadığı bir yere ulaştırmıştı. Hiç kimse onun hamile olduğunu ve yakında doğum yapacağını bilmiyordu. Hiç kimse onun yokluğunu fark etmemişti bile. Çünkü günlerini odasında ibadet ederek geçirirdi ve insanlar bunu bildikleri için onu rahatsız etmemeye özen gösterirlerdi.

Yorgundu. Birazcık dinlenmek için büyük bir hurma ağacının altına oturdu. Hele o sancılar, sık aralıklarla gelmeye başlayan sancılar… Allah, ona dayanma gücü vermeseydi acılara dayanmak ne mümkündü.

Doğum başlamıştı. Sancılar, onu hurma ağacına dayanmaya zorladı. O zaman şöyle dedi: “Ah, ne olaydım, keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulmuş biri olaydım.”

İffetin sembolü o büyük kadını asıl üzen doğum sancıları değildi. Doğumdan sonra karşılaşacağı sıkıntılardı. Kucağında bebeğiyle birlikte insanların karşısına çıktığında, onu nasıl karşılayacaklardı? Ne diyeceklerdi? Herkes onun bir bakire olduğunu biliyordu. Peki, bakire bir kız nasıl çocuk doğurabilirdi? Hiçbir erkeğin eli değmediği hâlde hamile kalıp doğurduğunu nasıl anlatacaktı? İnsanlar inanacaklar mıydı peki?

Kendisine şüpheyle bakacak olan insanların gözlerini hayal etti, meraklı bakışları... Dillerden dökülecek yorumları duyar gibi oldu. Üzüntüden kalbinin sıkıştığını hissetti.

İşte kafasını ve kalbini sarsan bu fırtınalar arasından bir ses duydu, bir bebek sesi. Aşağıya baktı, doğmuştu. Oğlu doğmuştu. Ağlama sesi değildi bebeğin dudaklarından dökülen. Büyüklerin konuştuğu gibi anlamlı sözcüklerdi. Doğar doğmaz bebeğin dilinden dökülen ilk kelimeler, anneyi sakinleştirmek için dökülüyordu:

- Anacağım! Üzülme...

Hz. Meryem, eğilip bebeğin yüzüne baktı. Pırıl pırıldı. Yeni doğan çocukların bedeninde kırışıklıklar olur ya. O öyle değildi. Pürüzsüz bir çehresi, bembeyaz ve yumuşacık bir teni vardı. Evet yemyeşil otların üzerinde yatan bebek konuşuyordu. Annesine üzülmemesi gerektiğini söylüyordu. O bir mûcizeydi. Durmadı, yine konuştu:

- Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele. Üzerine dökülen taze ve lezzetli hurmaları da ye. Evet ye, iç... Kalbin mutluluk ve huzurla dolsun. Seni üzecek şeyleri düşünme. Şehre dönüp herhangi bir insana rastlarsan de ki “Ben oruç tutmak için Allah’a söz vermiştim. Onun için bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.”

Çocuğun adı İsa’ydı. Lâkabı Mesih.

Hz. Meryem yavrusuna sevgiyle baktı, şefkatle bağrına bastı. Ne harika bir çocuktu. Henüz, birkaç dakika önce dünyaya gelmesine rağmen kendisini annesinden sorumlu hissediyordu. Bebeğin gözlerine baktığında şu anlamları okuyordu: O, bu dünyaya bir şeyler almak için değil, her şeyini vermek için gelmişti.

Hz. Meryem, koca ağacın dev gövdesine dokunur dokunmaz yukarıdan hurma taneleri yağmaya başladı. Teker teker eline alıp yedi onlardan. O kadar lezzetlisini ilk defa yiyordu. Biraz ötede akan ırmaktan su içtikten sonra bebeğini elbiselerine sarıp bağrına bastı ve kendini derin ve tatlı bir uykuya saldı.

Bakire Meryem’in zihninde türlü türlü düşünceler uçuşup duruyordu. Yüreği ürkek bir kuş gibiydi. Korkuyla yerinden fırlayan, biraz sonra da ansızın konan ve bir türlü sakinleşemeyen bir kuş. Düşüncesi, huzur ağacının dallarından birine konar konmaz, zihnine saldıran garip duygularla yerinden fırlıyor, bunun sonucunda sükunet yerini endişelere bırakıyordu. Düşünceleri bir tek noktada odaklanıyordu: İsa. Acaba Yahudiler onu görünce nasıl tepki vereceklerdi?

Hz. Meryem hakkında ne diyeceklerdi. Hz. İsa için ne tür yorumlar yapacaklardı? Yani semayla ilişkisini kesmiş o kimseler semanın Hz. Meryem’e bir bebek verdiğini duyduklarında ikna olacaklar mıydı?

Artık halkının arasına dönme vakti gelmişti. İnsanlar ne diyeceklerdi? Hz. İsa ona, karşılaştığı insanlara oruçlu olduğunu ve bugün kimseyle konuşmayacağını söylemesini öğütlemişti.

Meryem, şehre döndüğünde ikindi vaktiydi. Mâbede uzanan geniş cadde, alış verişlerini bitirdikten sonra içki içip gevezelik etmek için oturan insan kalabalıklarıyla doluydu. Meryem, çarşının ortasına geldiğinde herkesin ona baktığını fark etti. Kucağında bebeği, ağır ve vakur adımlarla yürüyordu.

Nevzat Savaş