Hz. İsa(aleyhisselâm) - 4.Bölüm

Hz. İsa(aleyhisselâm) - 4.Bölüm

Meraklı serserilerden biri etrafındakilere bakıp:

- Bakire Meryem değil mi bu? Kucağında taşıdığı o bebek kimin acaba?

Sarhoşlardan biri:

- Bebeğidir mutlaka; fakat bize ne tür bir hikâye uyduracağını birazdan hep birlikte göreceğiz, dedi.

Adamın sözleri yere düştü. Dün akşamki sağanak yağmurdan çamura dönüşen yere. Gerçek şu ki o çamurdan daha kirli kafalar, daha çirkin kalpler vardı orada. Kâhinler, Hz. Meryem’in etrafını sarıp onu azarlamaya başladılar:

- Söyle bakalım kimin oğlu bu? Cevap versene; Niçin susuyorsun? Senin çocuğun değil mi? Eğer gerçekten bir bakireysen nasıl bebeğin olabilir? Konuş! Tamam anlaşıldı, sen kötü bir suç işlemiş olmalısın... Hâlbuki ne baban ne de annen kötü yola düşmüş insanlardı. Soylu ve dindar bir aileye mensupsun. Ne kardeşin, ne baban, ne annen senin yaptığını yaptı.

Ağır sözler, hakaretler, haksız suçlamalar yöneltiliyordu Meryem’e. Fakat o alnı açık, başı dik önüne bakıyordu. Gözleri annelik duyguları ve Allah’a teslimiyetin rahatlığıyla pırıl pırıl parlıyordu. Sorular durmak bilmiyordu. Köşeye sıkışmıştı, kaçacak yer de yoktu. Bütün benliğiyle Allah’a yöneldi ve onlara İsa’yı gösterdi.

Dehşete düşmüşlerdi. Soruları kendisine değil bebeğe sormalarını istiyordu. Yeni doğmuş bir çocuğa soru sorulabilir miydi? Bezlere sarılmış bir bebek cevap verebilir miydi? Meryem’e:

- Nasıl olur, beşikteki bebekle nasıl konuşuruz? dediler.

Tam sözlerini bitirmişlerdi ki küçük dillerini yutmalarına sebep olacak mûcize gerçekleşti. Meryem’in kucağındaki İsa onlara cevap verdi:

- Ben Allah’ın kuluyum. O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi. Nerede olursam olayım beni kutlu, mübarek kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı farz kıldı. Anneme saygılı, hayırlı evlât kılıp, asla zalim, bedbaht ve hayırsız biri eylemedi. Doğduğum gün, öleceğim gün de, kabirden kalkıp dirileceğim gün de selâm üzerime olsun.

Hz. İsa, sözlerini bitirdiğinde Yahudi kâhinlerinin yüzleri dehşetten sapsarı kesilmişti. Gözlerinin önünde meydana gelen bir mûcizeye şahit oluyorlardı. Bebek konuşuyordu. Bebek babasız doğmuştu. Nihayet bebek Allah’ın kendisine kitap verdiğini ve peygamber olarak görevlendirdiğini söylüyordu. Bunun anlamı, otoritelerinin sarsılıp yok olması, çocuğun büyümesiyle birlikte, halkın gözündeki değerlerini kaybetmeleri demekti.

Bunun da önüne geçmenin tek çaresi vardı. Gözlerinin önünde gerçekleşen bu mûcizeyi halktan gizlemek. Derhal insanların karşısına çıkıp, Hz. Meryem hakkında olmadık yalanlar uydurdular ve iffetine çamur attılar.

Gerçeğin gizlenmesi ve farklı şekilde yansıtılmasına rağmen doğru haberler Roma’nın Filistin valisi Herodos’a ulaşmıştı. Vali, halkı zulüm, zorbalık, kan, korku ve her tarafa yaydığı casuslarıyla idare ediyordu.

* * *

Babasız bir çocuğun gizemli bir şekilde doğduğu haberleri kendisine ulaştığında Herodos sarayında oturmuş eğleniyordu. Üstelik bebek, beşikteyken dile gelmiş konuşmuştu. Roma imparatorunun tahtını, dolayısıyla da kendisinin yönetimini sarsacak sözler söylemişti.

Herodos bunları duyunca kan beynine sıçradı. Öfkelenerek içki kadehini haberi getiren askerin yüzüne fırlattı ve derhal yardımcısını, komutanını ve casuslarını olağanüstü bir toplantıya çağırttı. Toplantı salonuna girdiğinde uğursuz çehresinin göz çukurlarında oynayan gözleriyle casuslarını baştan başa süzdü ve:

- Söyleyin bakalım, beşikteyken konuşan şu bebekle ilgili ne biliyorsunuz? diye sordu.

Casusların şefi, öne çıkarak şöyle cevap verdi:

- Haberler doğru değil gibi geliyor bize. Kutsal olduğu söylenen bir bebeğin doğduktan sonra dile geldiğine dair söylentiler duyduk. Bebeği bulmaları için adamlarımızı göndermemize rağmen onun izine rastlamamışlar. Uzun araştırmalardan sonra şu sonuca vardık ki haberler abartılı ve gerçekle ilgisi yok.

Casuslardan biri söz alarak dedi ki:

- Güvenilir kaynaklarımdan bana ulaşan haberlere göre üç Mecusi bilgin gökyüzünde parlayan bir yıldızı takip ederek Filistin’e gelmiş. Dediklerine göre o yıldız mûcize bir çocuğun doğuşunun işaretiymiş. Büyüdüğünde halkını kurtaracak bir bebeğin doğuşu...

Vali sordu:

- Halkını kimden kurtaracakmış?

- Adamlarım bu konuda bir şey söylemediler efendim. Üstelik üç bilgin de birdenbire kaybolmuşlar ortalıktan.

Vali kızarak:

- Nasıl kaybolurlar? Bu çocuk hikâyesi neyin nesi öyleyse? Roma aleyhine bir komplo mu yoksa? diye bağırdı.

Herodos tahtından fırladı. Gözlerinden ateş fışkırıyordu sanki:

- O üç adamın kellesini istiyorum. Çocuğun da kellesini getirin bana. Sakın bana eksik bilgilerle gelmeyin!

Casusların lideri:

- Efendimiz! Kim bilir belki de haber Yahudilerin uydurdukları bir rüyadır..

Herodos’un öfkesi bir türlü dinmiyordu, adamlarına tehditler savurarak şöyle dedi:

- Bebekle ilgili haberleri eksiksiz getirmezseniz hepinizin kellesini uçuracağım! Bu ne laubalilik? Defolun!!!

Yardımcılar ve casuslar korkuyla salondan çıktıktan sonra vali tahtına oturup düşünmeye başladı. Haberler onu gerçekten endişelendirmişti. Yeni bir dinin gelmesi onu hiç ama hiç ilgilendirmiyordu. Onu asıl endişelendiren kendisinin temsil ettiği Roma otoritesinin yıkılmasıydı. Konunun iç yüzünü öğrenmek için Yahudilerin başkâhinini çağırmaya karar verdi. Özel korumalarından bir grup subayı, kâhini getirmeleri için mâbede gönderdi.

Bir saat sonra başkâhin sarayda Herodos’un önünde rükua gidiyordu. Vali ona:

- Beni endişelendiren ciddî bir konuyu konuşmak için sizi çağırttım, dedi.

Başkâhin başını eğerek:

- Efendimizin emrindeyim.

- Beşikteyken konuşan bir çocuk hakkında çelişkili haberler duydum. Büyüdüğünde halkını Roma İmparatorluğu’nun esaretinden kurtaracakmış. Doğru mu bu duyduklarım?

Başkâhin bu sorunun altında net olarak fark edemediği bir tuzak olduğunu hissetti. Nasıl bir cevap vereceğini düşündükten sonra:

- Efendimiz Yahudi diniyle mi ilgileniyor?

- Hayır, benim için önemli olan tek şey Roma’nın otoritesi. Soruma cevap ver kâhin efendi.

Kâhin, İsa’nın konuştuğunu kulaklarıyla işitmişti. Fakat gerçeği söylemesi sonu gelmez problemlere kapı açmak demekti. Onun için yarı yalan yarı doğru bir şeyler söylemeye karar verdi. Valiye olayı duyduğunu ama doğruluğu konusunda kuşkuları bulunduğunu söyledi. Merakı gittikçe artan Herodos ona:

- Sence bu hikâye Roma İmparatorluğu’nu yıkmak için uydurulmuş sinsi bir plânın parçası olamaz mı?

- Kesinlikle efendimiz...

- Bu açık bir ihanet değil mi sence?

Bir iki adım geri çekilen kâhin korkuyla şöyle dedi:

- Küçük bir düzeltme yapmama müsaade edin efendimiz. Bu çok eski bir kehanet. Yüzlerce yıl önce Babil’de esir hayatı süren Yahudiler tarafından ortaya atılmış bir kehânet.

- Peki, bugün bu kehanete inanan var mı? Meselâ sen, doğru olduğuna inanıyor musun? Ayrıca, babasız doğduğu söylenen bebeği gördün mü?

Kâhin ürkmüştü, kalbi hızlı bir şekilde çarpmaya başladı. Soğukkanlılığını korumak için kendini zorluyordu. Şöyle cevap verdi:

- Efendimiz bir insanın babasız doğabileceğine ihtimal veriyor mu? Bu tür şeyler anlamsız rüyalar...

- Sen de biliyorsun ki, kralların uykularını kaçıran halkın, zihinlerinde üretip inandıkları rüyalardır. Gidebilirsin kâhin efendi. Ancak bu konuda yeni bilgiler elde edersen hanımından önce benim haberim olmalı.

Başkâhin salonu terk ettikten sonra Herodos bir durum değerlendirmesi yapmaya başladı. Ya kâhin yalan söylüyorsa... Zaten gözlerinde yalancı mânâlar okumuştu. O, bu türlü mânâları okumayı çok iyi biliyordu.

Peki, gökte parlayan yıldızın peşinden gelen üç bilginin hikâyesi ne anlama geliyordu? Hayır hayır, ortalıkta uçuşup duran onca tuhaf olayın sırrını öğrenmeden rahat bir nefes alamayacaktı. Derhal komutanını çağırttı ve ona bu hikâyeyi duyan veya hakkında herhangi bir bilgiye sahip olan herkesi yakalayıp saraya getirmesini emretti. Bizzat kendisi sorgulayacaktı onları. Ayrıca bebeği doğurduğu söylenen o bakireyi de karşısında görmek istiyordu.

Tam bu esnada... Hz. Meryem, Filistin’den ayrılmış Mısır’a doğru yol alıyordu. Dün gece daha önce hiç görmediği bir insan, kaldığı yere gelerek ona şöyle demişti:

- Ey Meryem, hemen bebeğini al ve Mısır’a git.

Hz. Meryem irkilmişti ve korku içinde:

- Niçin?.. Hem Mısır’a yalnız başıma nasıl gidebilirim? Oraya hangi yoldan gidilir, onu bile bilmiyorum ben, dedi.

Yabancı ona:

- Merak etme, yola çık sen. Allah’ın özel koruması altında olduğunu bil. Romalı vali öldürmek için seni ve bebeğini arıyor.

Sakinleşen Hz. Meryem:

- Yola ne zaman çıkmalıyım?

Yabancı:

- Hemen şimdi. Hem korkma. Allah’ın değer verdiği bir peygamberle çıkıyorsun sen. Peygamberlerin kaderi bu. Halkları tarafından memleketlerinden zorla çıkarılmak. Kötülüğün kısa bir müddet için iyiliği kovması aslında. Fakat endişelenme. Her zaman iyilik, güçlü bir şekilde geri döner ve kötülüğü bozguna uğratır. Vakit kaybetmeden Mısır’ın yolunu tut.

Mısır’a giden bir kervana katıldı. Kucağında İsa (aleyhisselâm), uçsuz bucaksız Sina Çölü’nü geçiyordu şimdi. Musa’nın (aleyhisselâm) Mısır’a giderken geçtiği yollardan geçiyorlardı. İşte şuracıkta kutsal ateşi görmüş ve ilâhi vahye mazhar olmuştu.

Uzun ve çileli bir yolculuğun ardından nihayet Mısır’a ulaşmışlardı. Güzel havası, bereketli toprakları, zengin kültürü ve iyi kalpli insanlarıyla burası İsa’nın (aleyhisselâm) yetişmesi için en elverişli yerdi. Nitekim çocukluğunu burada geçirdi.

Aradan yıllar geçmişti. Bir gün Hz. Meryem’in yanına yıllar önce Filistin’den çıkması gerektiğini söyleyen aynı yabancı gelmişti. Bu kez ona:

- Zalim vali öldü. Çocuğunu al ve ülkene geri dön. İyiliğin kötülüğü bozguna uğratma zamanı geldi. Bundan sonra İsa’nın kendi tahtına oturması gerek. Onun tahtı fakirlerin, kimsesizlerin, hastaların, mazlumların kalpleri olacak.

Nevzat Tarhan