Hz. İsa(aleyhisselâm) - 5.Bölüm

Hz. İsa(aleyhisselâm) - 5.Bölüm

Hz. İsa evinden çıkıp mâbede yöneldi. Günlerden cumartesiydi. Yahudilerin kutsal günü. Daha doğrusu yasaklar günü. Dini merasimlerde, şekilciliğin, özü tamamen yok saydığı gün. O gün geldiğinde Filistin’de hiçbir evin halkı ateş yakamaz, yanmış olan ateşi söndüremezdi. Kadınların hamur yoğurması, çocukların oyuncaklarını yıkamaları, genç kızların saçlarını örmeleri yasaktı. Kalemler tek bir satır bile yazamaz, yazılanlar silinemezdi...

Onların anlayışına göre din buydu. Dinî prensiplerin dış görüntüsüne sıkı sıkıya bağlıydılar. Fakat onların öz ve mânâsından eser yoktu hayatlarında. Kötülük kalplerini bir ahtapot gibi sarmıştı. Kafalarının içi nefretle kaynıyordu. Düşünceleri bin bir türlü hurafe ve yalanlarla allak bullaktı.

İsa, Filistin halkı arasında bambaşka bir dünyadan gelmiş bir insanı andırıyordu. Hiçbir huyu o toprakta yetişen insanların huylarına benzemiyordu. Omuzlarına kadar inen yumuşak, dalgalı saçları, henüz yeryüzüne inmemiş bulutların tertemiz yağmurlarıyla yıkanmış gibi pırıl pırıldı. Adımlarını attığı topraklar Cennet kokularıyla doluyordu. Üzerine giydiği gayet mütevazı, kalın yün elbiseler Roma imparatorları ve Yahudi kâhinlerinin giydikleri elbiselerden daha heybetli, daha asil duruyordu.

Cumartesi olmasına rağmen Hz. İsa, tarladaki ağaçlardan birinden iki üç tane meyve koparıp aç bir güvercine verdi. Yahudilere göre bu davranışı Yahudilik dinine karşı isyan anlamı taşıyordu. Oysa İsa (aleyhisselâm) gerçek dinin sadece ibadetlerin kabuğuna tutunup, onları ruhtan soyutlamak olmadığını gayet iyi biliyordu. Gerçek ibadet, şekil ile özün birbirini tamamladığı ibadetti. Bu yüzden meyvelerin kabuklarını soyup içlerini ihtiyaç sahibi canlılara dağıtıyordu. Yaşlı kadınlara da ısınmaları için ateş yakıyordu. Yoksa zayıf ve hasta bedenlerinin soğuğa dayanması imkânsızdı.

İsa (aleyhisselâm) sık sık mâbede gider, insanlar ve kâhinleri izlerdi. Yine bir gün mâbede gitti. Orta yerinde durup etrafını seyretmeye koyuldu. Mâbedin duvarları mis kokulu sandal ağaçlarından, perdeleri altınla yaldızlanmış değerli kumaşlardan yapılmıştı. Tavandan gümüş kandiller sarkıyordu. Binanın birçok yerine konan mumlar mabedin içini gözleri kamaştıracak derecede aydınlatıyordu.

Fakat kalplerin içi harabeden farksızdı, üstelik zifiri bir karanlık çökmüştü üzerlerine. İsâ (aleyhisselâm) durduğu yerde, karanlıklar arasında parlayan tek ışıktı. Allah, ona bu ışığı bütün fakirlere, kimsesizlere, muhtaçlara ve nura muhtaç herkese götürmeyi emredecekti.

Mâbette uzun uzun durup, gelen ve gidenleri seyretti. Ne kadar çok kâhin vardı. Tam yirmi bin tane. Hepsinin de isimleri mâbedin büyük defterine kayıtlıydı. Mâbette onlar için ayrılmış özel odalarda kalıyor, aylık maaş alıyorlardı. Her grubun farklı kıyafetleri vardı. Levililer başlarına yassı şapkalar takıyor, üzerlerine, beraberlerinde taşıdıkları kitapları koyabilmeleri için oldukça geniş cepleri olan cübbeler giyiyorlardı. Diğer tarafta Ferisiler vardı. Onların elbiseleri mor renkli, elbise kenarlarına da altınla yaldızlanmış beyaz şeritler dikilmişti. Mâbet hizmetçilerinin elbise rengi ise beyazdı.

Mâbetteki kâhin ve din adamlarının sayısı ziyaretçilerden kat kat üstündü. Mâbedin dışındaki geniş meydan, ziyaretçilerin kurban etmek için satın aldıkları koyun ve güvercinlerle doluydu. Kurbanlar, mezbahada kesildikten sonra ateşe atılıp yakılıyordu. Fakir insanlar ise kurban satın alamadıkları için mâbede giremiyorlardı.

İsa (aleyhisselâm) bu hareketli tabloyu seyrederken kendi kendine şöyle diyordu:

- Niçin kurbanları yakıp küle çeviriyorlar? Dışarıda açlıktan ölen binlerce fakir ve kimsesiz insan varken... Mezbahayı kan gölüne çevirerek mi Allah’ı hoşnut etmeye çalışıyorlar?.. Neden fakirler mâbede girebilmek için kurban satın almak, onun için de borçlanmak zorunda bırakılıyorlar? Hem mâbedin ahırlarında yetiştirilmeyen hayvanlar neden kurbanlık sayılmıyor? Peki kâhinler onca parayı ne yapıyor? Fakirlere mâbette yer yok mu? Öyleyse neden yalnızca parası olan zenginler ziyaret ediyorlar mâbedi? Allah’ın evine girebilmek için mutlaka paralı olmak tuhaf değil mi?

Önce, mâbetten, daha sonra şehirden çıkıp dağın yolunu tuttu. Kalbini bir hüzün ateşi sarmıştı. Nasıl olur da insanlar Allah’ın evinde Allah’tan bu kadar uzak olabilirlerdi? İnsanlığın dertleriyle iki büklümdü, yüzü solmuştu; fakat her tarafından mehabet damlıyordu.

Nasıra tepelerinde gezindikten sonra ellerini açıp dua etmeye başladı, bile bile Cehennem’e sürüklenen insanlık için.. Allah’ın nurundan mahrum insanlık için.. sayısız nimetler karşısında Yaratıcı’ya nankörlük eden insanlık için...

Ne duruştu o! Ne duaydı!.. Dua ederken gözlerinden inci tanesi gibi dökülen gözyaşları yanaklarından süzülüp toprağa düşüyordu. Uzun uzun dua etti. Bir süre sonra sessiz ağlamaları hıçkırıklara dönüştü. Toprakta susuzluktan ölmek üzere olan bir çiçek tohumu vardı. İsa’nın gözlerinden dökülen yaşları emince derhal filizlenip hayat yolculuğuna başladı... İşte o gece Allah, ona kutsal kitap İncil’i vahyetti.

Hz. İsa’nın hayatında çileli günler başlamıştı. İbadet, tefekkür, Allah’a davet, kalpleri nankörlük ve inatla dolu insanlarla mücadele günleri... Allah’ın yurduna çağıracaktı insanlığı, mü’minler için semada hazırladığı Cennet’e. Kâhinlere altın vererek günahları affettirmek yoktu artık. Tevazu vardı, sevgi vardı, bağışlama vardı... Yahudiler arasında bu kavramlara rastlamak imkânsızdı. Çünkü onlarda kana kan, dişe diş kuralı esastı ve affetmeye yer yoktu. Bu da kısaca “Sağ yanağına tokat vuran kimsenin, sen de sağ yanağına tokat vur..” demekti.

Mesih (aleyhisselâm) halkın karşısına çıkarak şöyle dedi:

- Sağ yanağına tokat atan kimseye sen, sol yanağını da uzat...

Aslında onlara şu dersi vermek istiyordu: Gerçek din, uğradığın zararın intikamını almak için vurmak değil, hoşgörülü davranıp affetmektir.

İsrailoğulları, ilk defa karşılaştıkları bu sevgi ve bağışlama sözcüklerini duyunca şaşırdılar. Hz. İsa’nın mesajı hem onların dini prensiplerini yıkıyor, hem de kâhinlerin halk nezdindeki değerini hiçe indiriyordu.

Mesih (aleyhisselâm), insanlara Allah’ın, iyi kalpli zengin ve fakirleri sevdiğini, kibir ve sertlikten hoşlanmadığını, kötülük, yalan, aldatma ve hırsızlık gibi davranışları çirkin bulduğunu anlattı. Allah’ın merhametini hak etmenin tek yolu vardı: iyi kalpli, mütevazı olmak; insanları, ama bütün insanları sevmek... Sizden hoşlanmayan düşmanlarınızı bile...

Para ve maddenin ruhları bir ahtapot gibi sardığı, sokaklarda zulüm ve açgözlülüğün hüküm sürdüğü bir dönemde İsa’nın (aleyhisselâm) mesajları gerçek insanlığa yükselmenin yolunu gösteriyordu. İşaret ettiği zirvelere kolay kolay çıkamayacaklarını biliyordu. Fakat bir insanın o hedefe ulaşmak için gayret sarf etmesi, o yola girmesi, kurtuluşu için yeterli olabilirdi.

Allah, İsa’ya (aleyhisselâm) da mûcize vermişti. Nitekim Nuh’a (aleyhisselâm) gemi inşa ettirmiş ve onun sayesinde yanındaki mü’minlerle birlikte Tufan’ın gazabından kurtulmuşlardı. Musa’nın (aleyhisselâm) asası dev bir ejderhaya dönüşüp sihirbasların yılanlarını yutmuş ve Kızıldeniz’i ikiye yarmıştı. İsa’nın (aleyhisselâm) mûcizeleri de babasız doğan ve özel ilâhi iltifatlara mazhar olan bir peygambere lâyık mûcizelerdi: Öncelikle Kutsal Ruh tarafından desteklendiğinden ötürü henüz beşikteyken konuşmuştu. Allah, ona kitap ilmini öğretmişti. En önemlisi de, ona kutsal kitaplardan İncil’i indirip Tevrat’ın sırlarını açmıştı.

Cenâb-ı Hak, Hz. İsa’ya hayat veren nefesler ihsan etmişti. Şöyle ki, İsa (aleyhisselâm) çamurdan kuş yapardı. Sonra eline alıp nefesinden üfleyince, kuş birden bire Allah’ın izniyle kanlı canlı gerçek bir kuş olur uçardı.

Hz. İsa’nın mütevazı elbiselerinin etekleri bir hastaya değer değmez derhal hastalığı giderdi. Ellerini bir körün yüzüne sürdüğünde gözleri açılır, vücudunda veya yüzünde yara, leke gibi şeyler varsa silinip yok olurdu. Üstelik Allah’ın, onun göz ve kalbine verdiği güç sayesinde insanlara evlerinde sakladıkları malları ve yaşadıkları olayları haber verirdi.

Hz. İsa’nın gösterdiği en hayret verici mûcize ise mezarlarında yatan ölüleri isimleriyle çağırdığında Allah’ın izniyle dirilip huzuruna gelmeleriydi.

İsa (aleyhisselâm), Allah’ın kendisine verdiği bütün bu mûcizeleri kullanarak, insanları hiçbir ortağı olmayan, yücelerden yüce, tek Allah’a ibadet etmeye; kalpleri her türlü günah ve kötülükten arındırmaya bütün gücüyle davet ediyordu.

İsa’nın (aleyhisselâm) sözleri bir kısım Yahudi kâhinlerinin hoşuna gitmemişti. Filistin topraklarını sömüren Romalı yönetim Hz. İsa’nın kendi otoriteleri için büyük bir tehlike olduğunu düşündü. Fakir halkın kanını emerek servet sahibi olan zenginler ise onu amansız düşmanları ilân ettiler.

Hz. İsa, fakir balık avcıları, kimsesizler, bakıma muhtaç hastalar ve diğer mazlumlarla ilgileniyor, onlara yardım ediyor, Cennet’e ulaştıran yolu gösteriyordu. Toplumu yöneten zalimler, halkın Hz. İsa’ya sıcak davrandığını görünce ondan kurtulmanın yollarını araştırmaya başladılar. Onu çekemeyen bir kısım Yahudiler de yok etmek için kolları sıvadılar.

Onu kalabalık insanlar karşısında mahcup edip, halkın gözünden düşürmek istediler. Plânları buydu. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplamışlardı ve onlara göre yarın İsa’nın işi bitecekti.

Ertesi sabah, mâbede geldiğinde kâhinler günahkâr bir kadını Hz. İsa’nın karşısına çıkardılar. Kadın utanç verici bir günah işlemişti. Cezası ise ölünceye kadar taşlanmaktı. İsa’ya (aleyhisselâm) sordular:

- Allah’ın indirdiği din utanç verici bir günah işleyen kadınların taşlanmasını emretmiyor mu?

İsa:

- Evet...

Kâhinler:

- İşte bu kadın böyle bir günah işledi... Ona ne yapmalıyız sence?

Sevgi Peygamberi, bir kadına bir de kâhinlere baktı. Kâhinlerin o kadından daha günahkâr, daha zalim olduklarını biliyordu. Kâhinlere göre birazdan “Hayır, öldürülmemesi gerekir.” diyecekti. O zaman da herkesin karşısında Hz. Musa’nın getirdiği prensiplere karşı gelmiş olacaktı. “Öldürülmesi gerekir.” derse, bu kez kendi getirdiği sevgi mesajlarıyla çelişecek, böylece halkın gözünden düşecekti. Herkes durmuş onun vereceği cevabı merakla bekliyordu.

Hz. İsa, kurulan komployu fark etti ve tebessüm etti. Bir kadına bir de kâhinlere baktı ve şöyle dedi:

- İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın...

Hz. İsa’nın sözleri bir yıldırım gibi düşmüştü meydana. Müthiş bir söz söylemişti. Evet, hatalıyı hatasız cezalandırmalıydı. Günah bataklığına batmış insanların kendileri gibi günahkâr kimseleri idama mahkum edip cezalandırmaya hakları yoktu. Hüküm verecek biri varsa o da Allah’tır. O her şeyden ve herkesten üstündür ve yine O sonsuz merhamet sahibidir.

Kâhinler apışıp kalmışlardı. Söyleyecek tek kelimeleri yoktu. Çaresiz, kadını serbest bıraktılar. İnsan kalabalıklarına ve kâhinlere verdiği bu büyük dersten sonra İsa (aleyhisselâm) arkasını dönüp mabetten çıktı. Günahkâr kadın derhal onun peşinden koştu. Elbiseleri arasında sakladığı pahalı bir ıtır şişesini çıkarıp Hz. İsa’nın önünde durdu. Gözlerinin içine minnet dolu bakışlarla baktı baktı ve ayaklarına kapandı. Ayaklarını bir taraftan öpüyor, diğer taraftan ıtır ve gözyaşlarıyla yıkıyordu...

Epey bir süre ağladı kadın. Sonra saçlarını mendil yapıp kuruttu ulu peygamberin ayaklarını. İsa (aleyhisselâm), milyonlarca insanın kurtuluşu için son ümit ışığı; merhametin, insan elbisesine bürünmüş görüntüsüydü.

Başkâhin de onu takip etmiş, olanları yakından görmüş, İsa’nın (aleyhisselâm) merhamet ve affına hayran kalmıştı. Sevgi peygamberi ona baktı ve:

- Bir adam iki kişiye borç vermiş. Birine beş yüz dinar, ötekine elli.

Kâhin:

- Evet...

- Borçlarını ödeyecek paraları yoktu... Bunun üzerine alacaklı borçlarını affetti.

- Evet...

- Bu davranışından dolayı onu hangisi daha çok sever?

- Borcu çok olan elbette..

Hz. İsa:

- Doğru... Şu kadını görüyor musun? Ben senin evine misafir olarak geldiğimde yüzümü yıkamam için bir tas su bile vermedin bana. Fakat o, ayaklarımı gözyaşlarıyla yıkayıp saçlarıyla kuruttu. Keza bir defacık bile olsa sen beni öpmedim. Ama o ayaklarıma sayamayacağım kadar öpücükler yağdırdı. Senin kalbin çok katı; fakat onun kalbi sevgiyle dolu. Yüreklerinde büyük bir sevgi taşıyanların hataları bağışlanacak.

Hz. İsa, eğilip kadını yerden kaldırdı ve ona şöyle dedi:

- Gönül huzuru içinde gidebilirsin artık. Çünkü Allah senin günahlarını bağışladı.

Nevzat Savaş