Hz. İsa(aleyhisselâm) - 6.Bölüm

Hz. İsa(aleyhisselâm) - 6.Bölüm

Hz. İsa Filistin’in çeşitli şehir ve kasabalarında Allah’ı anlatıyordu. Allah, ona Tevrat’ı öğretmiş, İncil’i indirmiş, kalbini de hikmet nurlarıyla yıkamıştı. Hz. İsa’nın getirdiği mesaj diğer peygamberlerinkiyle aynıydı:

- Tek olan Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilâh yok...

İsrailoğulları, Hz. Musa’ya inen Tevrat’ı ya tahrif etmişler, ya da kelimelerin kabuğuna bağlanmışlardı. Öz, mânâ yoktu hayatlarında. İsa (aleyhisselâm), başta kâhinler olmak üzere bütün Yahudilere, zayıf ve düşkünlere merhamet etmenin dinin en büyük gayesi olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Yüce Peygamber, dünyanın servet ve lezzetlerine esir olmadı hiçbir zaman. Bir gün, üzerinde eski bir yün elbise, gözlerinde yaş, açlıktan yüzü sararmış, susuzluktan dudakları çatlamış bir vaziyette halkın karşısına çıktı ve şöyle haykırdı:

- Benim evim nerede bilir misiniz?

- Hayır, dediler.

- Evim mescitlerdir... azığım su... gıdam açlık... lâmbam gecenin bağrında doğan Ay. Kışın soğuğundan korunmak için gün doğumlarına yüzümü çevirir dua ederim Rabbime... Yer yüzündeki bitkiler reyhan çiçeklerimdir benim... Giyeceklerim kalın yünden. Hayattaki en büyük ışığım Allah’tan korkmak. Fakirler, miskinler, hasta ve kimsesizler yol arkadaşım. Sabah güneş doğduğunda fakirliktir elbisem, akşam batarken de hiçlik. Fakat gam yemem. İman bana yeter. Allah bana yeter. Benden daha zengini var mıdır dünyada?

Yeryüzünde gezen bir mûcizeydi o. Çamurdan kuş yapıp ona nefesinden üflerdi. Kuş hayata uyanıp uçardı semada. İnsanların gözleri önünde yapardı bunları. Basit ve mütevazı eteğinin temas ettiği hastalar derhal iyileşirdi.

Bir kör gelirdi huzuruna. Mübarek ellerini onun gözlerine sürer sürmez karanlık perde kalkar görmeye başlardı her şeyi. Vücudu yaralarla dolu hastalar yoluna çıkar dua isterlerdi ondan. Elleriyle vücutlarına dokunur dokunmaz, hiçbir şeyleri yokmuş gibi sevinçle kalkarlardı. Elleri maddî hastalıklara da ilâçtı, mânevî hastalıklara da.

Gel gör ki bütün bunlar gözü maddeden başkasını görmeyen kavmini ikna etmeye yetmedi. Fakir ve kimsesizlerin onun çevresinde toplandıklarını gördükçe öfkeleri kabardı, kinleri arttı ve onu halkın gözünden düşürmenin yollarını araştırmaya başladılar.

Gözlerinin önünde Hz. Musa’nın asası dev bir yılana dönüşmemiş miydi? Aynı asanın Kızıl Deniz’i bir vuruşta ikiye yardığına şahit olmamışlar mıydı? Daha ne mûcizeler göstermişti onlara Hz. Musa ve ondan sonra gelen peygamberler. Fakat kalplerini mâneviyata kapamış o insanlara tesir etmek ne mümkündü...

Bunca mûcizeyi göstermesine rağmen Hz. İsa’ya inanmadılar. Onunla alay ettiler, sihirbaz dediler. Sonunda Hz. İsa ölüleri diriltti gözlerinin önünde. Sırtını Allah’ın sonsuz gücüne dayamış bir insana zor gelecek bir şey var mıdır dünyada.

Bir gün yaşlı bir kadın geldi Yüce Peygamber’in huzuruna. Ağlıyordu. Biricik oğlunu kaybetmişti. Onu diriltmesi için Hz. İsa’ya yalvardı. İsa (aleyhisselâm) kendisiyle birlikte çocuğun mezarına gitti. Büyük bir kalabalık vardı arkalarında. Herkes biraz sonra olacakları merak ediyordu. Hz. İsa mezarın başında ellerini açıp dua etti ve çocuğu ismiyle çağırdı. Biraz sonra mezar yarıldı ve yüzlerce insanın hayret dolu bakışları arasında topraktan çıkıverdi çocuk. Annesi oğluna sarıldı, öptü, kokladı.

Mûcizenin haberi Filistin’in bütün şehir, köy ve kasabalarına yayıldı. Yahudi kâhinler de duymuşlardı. Ama dedik ya kalpleri taşlardan bile daha katıydı. Hz. İsa’nın karşısına çıkıp küstahça şöyle dediler:

- Sen henüz yeni ölmüş insanları diriltiyorsun. Gücün yetiyorsa eski zamanlarda ölmüş birini dirilt. Meselâ Hz. Nuh’un oğlu Sam’ı dirilt.

Nuh’un (aleyhisselâm) oğlu Sam. Vefatının üzerinden binlerce sene geçmişti. Hz. İsa mezarın yerini göstermelerini istedi onlardan. Hep birlikte mezarın başına gittiler. Binlerce insan Hz. İsa’yı seyrediyordu. Hz. İsa ellerini semaya açıp dua etti sessizce ve biraz sonra bağırdı:

- Ey Nuh oğlu Sam. Allah’ın izniyle kalk...

Yer yarıldı... İnsanlar korkuyla geri çekildiler. Kâhinlerin gözleri fal taşı gibi açıldı. Hz. İsa gayet sakindi. Nuh’un (aleyhisselâm) oğlu Sam kefenine sarılmış Hz. İsa’nın huzurunda duruyordu. Dehşet içindeki insanlar küçük dillerini yutmuşlardı sanki. Sam’ın saçları bembeyazdı. Hz. İsa sakin bir sesle sordu:

- Saçların neden ağardı? Sizin zamanınızda saçlar ağarmazdı.

- Ey Allah’ın elçisi. Sen beni çağırdığında Kıyamet’in koptuğunu sandım. Saçlarımın ağarması Kıyamet’in dehşetinden... Kıyamet’i kim duyar da ağarmaz saçı..!

Kâhinler Hz. İsa’yı bırakıp mâbede döndüler. İsa (aleyhisselâm) ise dağ yolunu tuttu. Çevresinde yüzlerce fakir, kimsesiz ve hasta vardı. Herkes şifa bulmak için ona koşuyordu. Bunca kalabalık arasından onun peygamberliğine inananların sayısı bir avuç insandı. Dağın en yüksek tepesine çıktı. Gökyüzünü ince bir beyaz bulut tabakası kapladı ve biraz sonra hafif bir yağmur çiselemeye başladı. Hz. İsa çevresinde toplanan insanlara şöyle seslendi:

- Kendisi fakir, gönlü zengin olanlara müjdeler olsun... Onların mükâfatı Cennet’tir. Allah için hüzün yudumlayanlara müjdeler olsun... İnsanları bağışlayan temiz yüreklere de müjdeler olsun. Hak için çile çekenlere binler muştu. Ey mü’minler, siz yeryüzünde tuz gibisiniz. Tuz bozulursa, artık hiç kimse onu eski hâline döndüremez.

Hayatın gerçek tadı iman iledir. İmansız hayat gerçek lezzetini yitirmiş bir yemeğe benzer. Yeryüzündeki mü’minler hayata anlam kazandıran hakiki unsurlardır. İmanın olmadığı yerde şiddet, zorbalık, merhametsizlik, haksızlık vardır.

On iki insan iman etti Hz. İsa’ya. Peygamberlerin kaderidir bir avuç insanın onlara iman etmesi. Bazı peygamberlerin ümmeti bir elin parmak sayısını geçmez bile. Kimi peygamberlerin hiç ümmeti olmamıştır. İşte Hz. İsa’nın talebeleri on iki kişiydi... Havariler.

Bir gün Hz. İsa şöyle haykırdı:

- Allah yolunda bana yardımcı olacak yok mu?

Havariler öne atıldılar ve:

- Biz... diye cevap verdiler.

İman, damarlarında akan kan gibiydi artık. Çünkü gözlerinin önünde Hz. İsa dua etmiş ve biraz sonra semadan bir sofra inmişti. Kendileriyle birlikte yüzlerce fakir o sofradan yedikleri hâlde bitmemişti.

Bütün bu olaylar cereyan ederken Yahudi kâhinler Hz. İsa’yı ortadan kaldırmanın plânlarını yapıyorlardı. Aralarından bir heyet oluşturup Romalı valiye gönderdiler. Valiye Hz. İsa’nın halkı Roma aleyhine kışkırttığını ve bir isyan hazırlığı içinde olduğunu söylediler. Maksatları onu valiye yakalatıp öldürtmekti. Fakat başaramadılar.

Çünkü Romalı vali Yahudilerin kendi içlerindeki bu bölünmüşlüklerini siyasi geleceği açısından faydalı buluyordu. Din umurunda değildi. Tek derdi iktidarı elinde tutmaktı. Hz. İsa’ya inanmış insanları karşısına almak istemiyordu. Zekice davranıp bu işi Yahudilere yaptırmak niyetindeydi. Fakat onlara, İsa’ya (aleyhisselâm) dilediklerini yapma hususunda destek verebileceğini söyledi.

Yine bir çirkin bir oyun oynanıyordu. Yine bir peygamberin kanına girilecekti. Hedefte Hz. İsa vardı. O, yok edilmek isteniyordu. Hem de Romalı valinin desteğiyle yapılacaktı. Fakat, Allah’ın her şeyi görüyor olduğu gözden kaçırılıyordu.

Bir gece...

Zifiri karanlıklar her yanı sarmıştı. Mâbedin küçük bir odası... İçeride gecenin karanlıklarına denk suratlarıyla bir kısım Yahudi kâhinleri... Bir genç oturuyor karşılarında. İsmi Yahuda... Hz. İsa’nın etrafını saran on iki sadık öğrenciden biri. Ama Yahuda sadakat yeminini bozuyor şimdi. Baş kâhin sordu:

- Ne kadar istiyorsun?

- Otuz gümüş akçe verin... size onu teslim edeyim. Nerede saklandığını ben biliyorum...

Tam o sırada Hz. İsa bir evde havarilerini etrafına toplamış son nasihatlerini ediyordu. Allah, ona olanları bildirmişti. Allah, ona dünyadan ayrılma vaktinin yaklaştığını vahyetmişti. Rahmet Peygamberi havarilerine son sözlerini söylüyordu.

- Ben gidiyorum ki Âlemlerin Efendisi gelsin. Ben gidiyorum ki Son Peygamber Ahmed gelsin.

Biraz sonra sokaklarda yeri döven yüzlerce ayak sesinin yankıları yükseliyordu. Önde Yahuda, arkasında bir grup Romalı asker ve yüzlerce gözü dönmüş insan karanlığı yararak Hz. İsa’nın bulunduğu eve doğru ilerliyorlardı. Hz. İsa ayaktaydı. Namaz kılıp, dua ediyordu. Havariler derin bir uykuya dalmışlardı.

Günahkâr insan yığınları evin kapısına dayandıklarında Allah, Hz. Cebrâil, Hz. İsrâfil, Hz. Mikâil ve Hz. Azrail’e Hz. İsa’yı oradan almaları için emir buyurdu. Melekler derhal yere indiler ve Hz. İsa’yı dipdiri bir şekilde aldılar evden. Kimse görmedi olanları. Havarilerin ruhları bile hissetmedi. Allah Hz. İsa’yı göğe yükseltti. İlâhi kudret, kâfirlerin, vücuduna dokunmasına izin vermedi.

Biraz sonra Yahuda girdi odaya. Hz. İsa’yı aradı gözleri, fakat göremedi. Havarileri teker teker dürterek sormaya başladı:

- Efendimiz nerede?

Gözlerini açan hayretle bakıyordu Yahuda’ya. Bu nasıl bir soruydu. Havarilerden biri:

- Efendimiz o nasıl soru? Hz. İsa sizsiniz... dedi.

Yahuda anlamadı. Tekrar sordu. Bütün havariler şaşkın şaşkın baktılar Yahuda’ya. Daha doğrusu Hz. İsa zannettikleri Yahuda’ya. Allah, Yahuda’nın yüzünü değiştirmiş, Hz. İsa’nın yüzü gibi yapmıştı. Allah, zalimleri işte böyle yapardı.

Odaya giren Romalı askerler derhal tutukladılar Yahuda’yı Hz. İsa diye. Ne kadar çırpındı Yahuda:

- Ben İsa değilim! diye.

Fakat inandıramadı kimseye. Onu alıp İsrailoğullarına teslim ettiler. Onlar önce işkence ettiler ona. Sonra da çarmıha gerip astılar. Yahuda, ihanetinin bedelini işte böyle ödedi.

İsa’nın (aleyhisselâm) getirdiği ilâhi mesajlar tahrif edildi, çarpıtıldı ve bulandırıldı. İnsanlık yeniden yolunu şaşırdı. Bir kez daha karanlık bulutlar ufukları sardı. İnsanlık bir kez daha aldandı şeytana.

Gel zaman git zaman. Aradan altı yüz küsür sene geçmişti. İnsanlığın kah sağa kah sola yalpa yaparak yürüdüğü altı yüz küsür yıl.

Işığa hamile kapkaranlık bir dünya ve Hz. Musa’nın Tevrat’ta zikrettiği, Hz. İsa’nın İncil’de haberini verdiği Son Nebi’nin zuhuruna az bir zaman kala müjde ve muştu dolu akisler var ufukta. Vicdanlarda tesiri o kadar fazla ki, birçok Mekkeli gelecek Son Nebi’yi anlatmakta... tavsiyeler tavsiyeler... “Zuhur eder etmez hemen koşun O’na! Ve bütünleşin O’nun ruhuyla!”

Bütün bir insanlığın canı dudağında.. herkesin umudu, gelecek Son Kurtarıcıda. Hâdiseler O’nun geleceğini haber veriyor. Karanlığın koyulaşması sökün edecek şafağın yaklaştığını söylüyor. Bütün kâinat Mekke’de doğacak Kâinatın Güneşini bekliyor...

 Nevzat Savaş