Hz. İsmail (aleyhisselâm)

Hz. İsmail (aleyhisselâm)

Yol hazırlıkları bitmişti. Üç mübarek yolcu, Hz. İbrahim (aleyhisselâm), Hacer validemiz ve kucağında Hz. İsmail (aleyhisselâm) ülkeleri aşarak Arabistan çöllerinin meçhul bir yerine doğru yol alıyorlardı. Bir sır vardı bu yolculukta, belli.

Bir sabah Hz. İbrahim (aleyhisselâm) çıkagelmişti Hz. Hacer’le Hz. Sâre validemizin karşısına. Daha emekleme yaşında olan Hz. İsmail Efendimiz oyun oynuyor, çevresine gülücükler saçıyordu. Hz. İbrahim’in yüzünde büyük bir ciddiyet ifadesi vardı. Önemli bir şey söyleyecekti belli ki. Biraz sonra yolculuk emrini verdi Hacer validemize. Şok olmuştu iki mübarek kadın. Neden? Nereye?

Yüzündeki heybetli ifadeyi gören kadınlar soramadılar büyük peygambere, sormadılar. O, kendi başına iş yapmazdı. Mutlaka ilâhi bir emir gelmiş olmalıydı. Gözyaşları içinde uğurladı Sâre validemiz onları. Küçük yaştaki Hz. İsmail ikinci annesine el sallarken hiçbir şeyden haberi yoktu.

Günler, aylar geçti. Dağlar, tepeler, çöller, nehirler aştı üç kutlu yolcu. Nihayet Arabistan çöllerine varmışlardı. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) kucağındaki İsmail’i sıcak kumların üzerine koydu. İçinde köpürüp duran fırtınalarla çarpışırken oğlunun gözlerinin içine baktı. Gülüyordu Hz. İsmail (aleyhisselâm)... Yakıcı sıcağa, tepedeki güneşe, uçsuz bucaksız kum tepelerine rağmen gülüyordu. Kendini tutmasaydı o Yüce Peygamber, gözyaşları sel olup akacaktı. Hayattaki tek çocuğuydu. Son bir defa baktı yavrusuna. Sonra sırtını dönüp yürümeye başladı.

Yorgun validemiz Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm), arkasına bakmadan çekip gittiğini görünce şaşırdı. Nereye gidiyordu? Bu ıssız çölde kimlere bırakıyordu onları? Ne yiyip ne içeceklerdi? Vahşi hayvanların saldırılarından kim koruyacaktı onları? Yerinden fırladı ve Hz. İbrahim’e seslendi iniltili bir sesle:

- Efendimiz... bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz?!

Çölün sonsuz boşluğunda eridi sesi. Şefkat Peygamberi arkasına bakmadan yürüyordu. İçinde fırtınalar, tayfunlar, depremler, volkanlar... Hacer validemiz biricik yavrusunu arkasında bırakarak koşmaya başladı. Bir daha seslendi:

- Efendimiz!..

Ansızın sustu. Anlamıştı her şeyi. Allah emretmişti. Hz. İbrahim (aleyhisselâm), kendi duygularıyla ilâhi emirler arasında bir tercih yapma durumunda kalınca ilâhi emirleri tereddütsüz uygulamıştı. Anlamıştı Hacer validemiz. Elbette anlayacaktı, çünkü o hem bir peygamber eşi, hem de bir peygamber annesiydi. Tekrar haykırdı:

- Allah mı emretti bizi burada bırakmanızı?

Evet, Allah emretmişti. Öyleyse emir karşısında boynu kıldan inceydi. Allah’ın emirlerini yerine getirirken çekilen çile ne hoş. Hacer validemiz, Büyük Peygamber’in içinde kopan fırtınaları seziyordu şimdi. Yüreğinin nasıl parçalandığını anlamıştı. Onu rahatlatmak için şöyle dedi:

- Öyleyse git, hiç endişen olmasın. Allah bize yeter...

Yüce Peygamber ilerideki tepeyi aşıp gözden kayboluncaya kadar seyretti Hz. İsmail (aleyhisselâm) olanları. Babasının gittiğini anlayınca da ağlamaya başladı. Tepenin arkasındaki baba da ağlıyordu şimdi. Anne zaten ağlıyordu. Gökyüzündeki melekler dayanamayıp onlar da katıldılar bu ağlamalara. Yer ağladı, gök ağladı... dağlar, taşlar ağladı...

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ellerini açtı ve iniltili sesiyle şöyle dua etti:

- Allahım! Ciğer parelerimi hiçbir hayat emaresinin bulunmadığı bu çölde bıraktım. Allahım! Onları koru... onlara sahip çık...

Hz. İsmail, annesinin döndüğünü görünce gülümsemeye başladı. Hacer validemiz onu bağrına bastı sımsıkı. Gözyaşlarıyla yıkadı aydınlık yüzünü ve yere koydu, kızıla çalan kumların üzerine…

Çölde su hayat demek. Susuzluksa ölüm. Kısa bir süre sonra suları bitti. Hz. İsmail susuzluktan ağlamaya başladı. Hacer validemiz su bulmak için ayağa kalktı. Maksadı, o kupkuru çölde bir vaha bulmaktı. Ötede bir tepe gördü, Safa Tepesi. Koştu, üzerine çıktı. Ufukları gözetledi. Bir insan aradı gözleri, bir ağaç, bir kuyu. Fakat ufuklarda alev alev yanan kumlardan çıkan sis bulutlarından başka bir şey yoktu. Safa Tepesi’nden inip karşıdaki Merve Tepesi’ne koştu. Oradan gözetledi ufukları bu defa; ama beyhude... Uçsuz bucaksız uzanan kum vadilerinden başka bir şey yoktu ufuklarda.

Hz. İsmail, annesinin iki tepe arasındaki koşturmalarını gördükçe ağlıyordu. Susuzluktan dudakları çatlamıştı bebeğin. Ne çetin imtihandı Allahım! Henüz bebekken yaşanan bir imtihan. Allah, peygamberlerini işte böyle yetiştiriyordu. Yedi defa gidip geldi Safa ile Merve arasında anamız. Bu yüzden Müslümanlar hac ibadetlerini yerine getirirken yedi defa gidip gelirler o iki mübarek tepe arasında. Anamız Hacer’in hissetiklerini hissetmek, o gün yaşananları tekrar yaşamak için.

Yorgun adımlarla koşuyordu Hacer validemiz. Susuzluktan onun da dudakları çatlamıştı. Ateş gibi yanıyordu her yer ve kızgın çöller ölüm davetiyesi sunuyordu susuz kalmışlara. Hacer validemizin gözyaşları kendisi için değildi elbet. Ağlayan bebeği içindi. İsmail’i içindi.

Bu tabloya hangi yürek dayanır?!

Melekler ağlamaya durdu semada. Ve darhal dualarla yöneldiler Sonsuz Merhamet Sahibi Yüce Yaratıcı’ya. Allah da görüyordu her şeyi. Onun görmediği bir şey var mı sanki. Allah’ın rahmetinin yanında insanların, meleklerin merhameti ne ki... Onların merhameti O’ndan değil mi zaten!

Bütün varlıkların şefkati ilâhi merhamet deryasından bir damladır sadece. Belli ki burada gizli bir hikmet vardı. Allah, buradaki olayların destanlaşarak insanlık tarihine nakış nakış işlenmesini istiyordu. Medeniyetten uzak bu çölde yaşananların yüz yıllar boyunca dilden dile dolaşmasını istiyordu. Herkes ilâhi mûcizeyi görsün içindi her şey. Allah, kudretini gösterecekti çölde. O’ndan daha kudretli kim vardır yerde ve gökte?! Aynı kudret gelecekte, Hz. İsmail’in (aleyhisselâm) soyundan kupkuru çöllere hayat verecek Son Peygamber’i de gönderecekti.

Sonsuz Merhamet, biraz sonra Hz. Cebrâil’i (aleyhisselâm) gönderdi yere. Hz. İsmail (aleyhisselâm), Hz. Cebrâil’i (aleyhisselâm) görünce susuzluğunu unutup tatlı tatlı gülümsemeye başladı. Ne güzel bir varlıktı karşısında duran. Ellerini çırpıp Hz. Cebrâil’i çağırmaya başladı, onunla oyun oynamak istiyordu. Sonra minik ayaklarıyla çölün kızgın kumlarını dövmeye başladı ısrarla. Derken... işte mûcize!

Sular fışkırdı yerden... kuru kumlardan... ölü topraktan. Allah değil miydi gücü her şeye yeten? Çaresiz adımlarla yavrusunun yanına dönen anne çocuğunun sular içinde oynayıp etrafa gülücükler savurduğunu görünce sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Evet, Hz. İbrahim onları Allah’a emanet etmemiş miydi? Ana-evlât kanıncaya kadar içtiler sudan. Daha sonra etrafını çevreleyip, Zemzem adını verdiler ona.

Zemzem hayat getirdi bölgeye. Suyu emen toprak ot bitirdi kısa bir süre sonra. Her taraf yeşillere büründü. Cehennem çöllerinin ortasında bir cennet doğdu. Suyu ve yeşili gören insanlar akın akın koştular oraya ve bir medeniyet kuruldu oracıkta.

Gel zaman, git zaman, Hz. İsmail (aleyhisselâm) büyümüş, on üç-on dört yaşlarına gelmişti. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) onları ziyarete geldiğinde kupkuru çöllerin yeşile dönüştüğünü görünce Allah’a şükretti. Biricik oğlu İsmail’i çok seviyordu. Dünya güzeli bir çocuktu. Ahlâkı dillere destandı. Ateşîn bir zekâsı vardı. Öyle ya o bir peygamber evlâdıydı.

Efendiler Efendisi Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Allah, bir kulunu sevdi mi onu imtihan eder... İmtihanların en ağırını da peygamberler verir...” Hele peygamber büyük bir peygamberse onun imtihanından ağırı yoktur. Şimdi de Allah, o iki büyük insan için yeni bir imtihan hazırlıyordu.

Bir sabah... Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’i (aleyhisselâm) alarak yürüyüşe çıktı. Ona çok önemli bir şey söyleyecekti. O gece bir rüya görmüştü ve rüyasını oğluna anlatacaktı. Yüzünde aynı ciddî ifadeler vardı Yüce Peygamber’in. Hz. İsmail’in gözlerine baktı ve şöyle dedi ona şefkatle:

- Evlâdım, rüyamda seni boğazladığımı gördüm, ne diyorsun bu işe?

Ne edep ne ahlâk! Evlâdını karşısına alıp onunla istişare ediyordu. Hz. İsmail (aleyhisselâm), peygamberlerin rüyasının vahiy olduğunu biliyordu. Vahyin bir çeşidi de rüyada geleniydi. Babasının yüzüne baktı ve sükûnetle:

- Babacığım! Sana emredileni yap, endişelenme.. Allah’ın izniyle beni sabredenlerden bulacaksın...

O ne çetin bir imtihan... Bu ne muhteşem bir teslimiyet, ne ulaşılmaz bir büyüklük... Allah’a inanmışlığın bundan yüksek bir zirvesi olabilir mi?! Hz. İbrahim olmanın bedeli buydu işte. Hz. İsmail olmanın da... Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) atası olmak kolay değildi elbette.

Baba-evlât tekrar buluşmak için ayrıldılar birbirlerinden. Karar kesindi. Emir semadan gelmişti. İsmail buluşma noktasına doğru yol alırken şeytan çıktı karşısına. Hz. İsmail’e:

- Deli misin sen... Baban seni kesecek, dedi.

Hz. İsmail (aleyhisselâm) şeytanı görünce yerden aldığı taşlarlarla onu taşlamaya başladı. Şeytan kaçtı. Biraz sonra tekrar çıktı karşısına ve yine aynı şeyleri söyledi. Hz. İsmail bir kez daha taşladı şeytanı. O günden sonra Müslüman hacılar şeytanı taşlarlar hac ibadetlerini yaparlarken. Şeytan yenemedi İsmail’i. Bozguna uğrayıp rezil rüsvay oldu karşısında. Bir peygamberi yenmek mümkün müydü!

Biraz sonra Hz. İbrahim biricik yavrusunu kurbanlık bir koyun gibi yatırmıştı. Bıçağını da iyice bilemişti. Bütün kâinat durmuş, olanları izliyordu. Gökteki ve yerdeki varlıklar nefeslerini tutmuş, korkuyla seyrediyorlardı baba-evlât iki peygamberin yaptıklarını. İkisi de bütün benlikleriyle teslim olmuşlardı Allah’a. İkisi de çetin bir imtihandan geçiyorlardı.

Tam bıçağı indiriyordu ki... Bir ses yankılandı etrafta. Semavi bir ses:

- Ey İbrahim! Sözünü tuttun, bağlılığını ve samimiyetini ispat ettin... İsmail’in yerine Cennet’ten gelen şu koçu boğazla...

Hz. İbrahim, Hz. İsmail, gökte melekler, yerdeki canlılar derin bir nefes aldılar hep birlikte. İmtihan sona ermişti. İki büyük insan zorlu imtihanı atlatmıştı. Yer-gök bir bayram havası yaşıyordu. Allah o günü bayram ilân etti. İşte bu yüzden biz Kurban Bayramı’nı kutluyoruz ve bu yüzden kurban kesiyoruz o gün.

Aradan yıllar geçti. Hz. İsmail büyüyüp genç bir delikanlı oldu. Evlendi, çocukları oldu. Zemzem’in çevresinde başlayan medeniyet genişlemişti. Hz. İsmail’in halkı, ondan öğrendikleri bilgilerle Allah’a kulluk ediyorlardı.

Ve bir gün... Hz. İbrahim çıka geldi. Oğlunu yanına alarak yürüyüşe çıktı yine. Bu sefer yüzü gülüyordu. Allah onlara Kâbe’yi inşa etmelerini emretmişti. İki peygamber derhal işe koyuldular. Hz. Âdem’in açtığı temellerin üzerine Allah’ın yeryüzündeki evi Kâbe’yi inşa ettiler.

Kâbe, Dünya’nın kalbi... Kâbe, kâinatın göz bebeği. Kâbe, semada meleklerin, yerde insanların tavaf ettikleri kutsal mekân…

İki kutlu peygamber Kâbe’yi yaparken dua ettiler içtenlikle:

- Ey Rabbimiz! Amelimizi en güzel şekilde kabul buyur... Sen her şeyi işitir, her şeyi bilirsin. Ey Rabbimiz, bizim soyumuzdan Müslüman bir ümmet çıkar. Yeryüzünde sana imanın temsilcisi olsunlar.. Rabbimiz, onlara aralarından bir peygamber gönder ki onlara Senin âyetlerini okusun, kitap ve hikmeti öğretsin. Onları her türlü kirden arındırsın. Sen yücelerden yücesin, hikmetin yegâne kaynağı Sensin...

Allah, dualarını kabul etti. Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. İsmail’in soyundan doğdu. Kendisi en büyük peygamber, ümmeti en hayırlı ümmet oldu. Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ashabı arasında oturmuş sohbet ediyordu. Söz dönüp dolaşıp Hz. İbrahim’e gelince şu sözler döküldü mübarek dudaklarından:

- Ben, atam Hz. İbrahim’in duasıyım. Ben, iki kurbanlığın oğluyum.

Birinci kurbanlık Hz. İsmail, ikincisi ise babası Abdullah’tı.

İnşaat bitmişti. Hacıların tavafa başlama noktasını belirlemek için bir işaret koymak gerekiyordu. Hz. İbrahim, Hz. İsmail’e Kâbe’de kullandıkları taşlardan farklı bir taş getirmesini söyledi. Hz. İsmail (aleyhisselâm) çevrede değişik renkte bir taş aradı. Dağlara, tepelere çıktı. Aradı, fakat bulamadı. Yorgun argın babasına döndüğünde elinde siyah bir taş gördü:

- Bu taş da ne?

- Hacerü’l-Esved... Siyah taş, kutsal taş.

- Nereden buldun onu?

- Melekler getirdi... Cennet’ten...

Hacerü’l-Esved’i yerine yerleştirdiler. O gün-bugün durur orada. Kâbe’nin en müstesna yerinde. O gün-bugün Müslümanlar Mekke’ye gelirler hac etmek için. Kâbe’yi tavaf etmek, Hacerü’l-Esved’e selâm vermek için. Onunla da kalmazlar Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa gider gelirler ve Hacer validemizi anarlar. Daha sonra şeytanı taşlarlar. Tıpkı Hz. İsmail’in taşlaması gibi. Ve kurban keserler o kutsal topraklarda. Sevinirler, bayram yaparlar. Tarihi bir kez daha yaşarlar. Allah’a bağlılıklarını bir kez daha ilân ederler ve namazlarında Kâbe’ye döner ibadet ederler...

Semada iki melek birbirleriyle konuşuyorlardı. Yaklaşmıştı doğuşu. Kâinatın Efendisi doğmak üzereydi. Nerede? Mekke’de. Kâbe’nin yakınlarında. Zemzem Kuyusu’nun civarında. Çölleşmiş ruhları canlandıracak bir Zemzem doğuyordu işte. Meleklerden biri diğerine şöyle dedi:

- İşte bu sırdandı Hz. İsmail’in buralara gelişi... Bu sırdandı kurban oluşu... Ve yine bu sırdandı Kâbe’nin inşa edilişi... Her şey O’nun içindi...

Nevzat Savaş