Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)-1

Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)-1

Abdülmuttalib gecenin bir yarısı yatağından fırlayıverdi. Sabah mı olmuştu? Çadırın kapısını sıyırıp dışarıya baktığında, gecenin, derin bir sessizlik içinde uzayıp giden çöl tepeciklerini kapladığını; yıldızların da gökyüzünde bir an bile uyumadan parladıklarını gördü. Ne muhteşem bir görüntü diye düşündü kendi kendine. Fakat bu saatte uyanmasının sebebi neydi? Çadırın kapısını kapadı ve tekrar yatağına döndü.

Tam dalmak üzereyken fırlayıverdi yeniden. Yine aynı rüya...

Bu kez gördükleri gayet netti. Görünmeyen büyük bir varlık ona şöyle diyordu:

- Zemzemi aç..!

Abdülmuttalib sordu:

- Zemzem nedir?

Ses aynı tonda ve ısrarla:

- Zemzemi aç..!

Yorganı üzerinden attığında kalbi küt küt atıyordu. Sesin yankısı kulaklarında çınlıyordu. Ayağa kalkıp çadırın kapısını açtı ve uçsuz bucaksız uzanan çöle saldı kendini.

Zemzemin anlamı neydi? Birden bire zihninde çok uzaklardan, tarihin derinliklerinden bir ışık beliriverdi.... Zemzem bir kuyu idi. Hz. İsmail’in ayakları arasından fışkıran bir su kaynağı. Fakat o tuhaf ses neden kuyuyu açmasını istemişti. Birden fazla cevap geldi aklına. En önemlisi de Kâbe’yi ziyarete gelen hacıların su ihtiyacını karşılamak. Hâlbuki hacıların su ihtiyacını gideren birçok kuyu vardı. Zemzem Kuyusu’nu özel kılan sır neydi acaba?

Karanlığın, göz alabildiğince uzanan kum tepelerini sardığı dakikalarda Abdülmuttalib bir tepeciğin üzerine oturup gökyüzünden yeryüzüne göz kırpan yıldızları seyrederken derin düşüncelere daldı. Aklına İsmail’in (aleyhisselâm) topuğunun altından fışkırdığı söylenen su pınarı geldi tekrar.

Halk arasında dolaşan rivâyetlere göre, kuyu zamanla kapanmış, diğer kuyular ise onun bulunduğu bölgeden uzak yerlerde açılmıştı.

Güneş, doğu ufkundan Arap Yarımadasının çöl, dağ, vadi ve şehirlerine ilk ışıklarını gönderdiğinde Kureyş kabilesinin lideri Abdülmuttalib halkını toplamış, kuyu açma kararını bildiriyordu onlara. Kuyuyu açmak istediği yeri gösterince, Kureyş kabilesi ona karşı çıktı. Çünkü işaret ettiği yer onların ayrı bir değer verip taptıkları “isaf” ve “naile” isminde iki putun tam ortasına düşüyordu.

Onları ikna etmek için söylemediği söz kalmadı. Abdülmuttalib’in tek bir çocuğu vardı. Akrabalarının sayısı da azdı. Hâlbuki birçok oğlu olsaydı karşı çıkanların gözü korkar, böylece kararlarını kolayca uygulama alanına geçirebilirdi. O günlerde, Arap kabileleri arasında, çocuk ve akraba, kabileler arasında güç ve itibar demekti. Geniş bir aileye sahip lider herkese istediğini kabul ettirebilirdi.

Yalnızdı, üzgündü. Halkının sözleri onu rahatsız etmişti. Kâbe’nin önüne geldiğinde müthiş bir düşünce çaktı zihninde. Ellerini açtı ve dua etti:

- Allah bana on tane oğul verirse, onlardan birisini Kâbe’de Allah’a kurbanlık olarak boğazlayacağıma yemin ederim...

O saate semanın kapıları açıktı, hiçbir duanın reddedilmediği bir andı...

Bir yıl geçmeden karısı ikinci çocuğu doğurdu. Ertesi yıl bir erkek çocuk daha... ve böylece her seneye bir erkek çocuğu düştü. Oğlanların sayısı ona ulaşmıştı.

Aradan seneler geçmiş, Abdülmuttalib’in evlâtları büyümüştü. Artık güçlü bir ailesi vardı. Kimseden çekinmesine gerek kalmamıştı. Dilediğini yapabilir, karşı çıkanları bastırabilirdi. Bir gün çocuklarını alıp, rüyasında duyduğu sesin işaret ettiği yerde Zemzem Kuyusu’nu açtı.

Sıra sözünü tutmasına gelmişti. Fakat hangisini boğazlayacaktı? Sonunda kura çekmeye karar verdi. On çocuğunun da isimlerini küçük kâğıtlara yazdıktan sonra bir torbanın içine koyup bir tanesini çekti... ve Abdullah...

Abdullah mı?.. Abdullah’ın ismini duyan insanların arasında bir isyan tufanı yayıldı. Hayır, Abdullah’ın boğazlanmasına izin vermeyiz.

Abdullah, Arap yarımadasının en mükemmel insanıydı. Onda peygamberlerin ahlâkı vardı. İsa (aleyhisselâm) gibi sevgi dolu ve müsamahakâr, Musa (aleyhisselâm) gibi cesur ve gözü pek, Davud (aleyhisselâm) gibi güzel sesli ve samimi, Yahya (aleyhisselâm) gibi iyi kalpliydi. Yüreği hayvan, bitki ve insanlara karşı merhamet ve şefkatle çarpardı.

Hayatı boyunca hiç kimseyi kızdırmamış, hiçbir insana karşı sesini yükseltmemiş, surat asmamıştı. Arap yarımadasında onun tebessümüne denk bir tebessüm, onun gönlüne benzer bir temiz gönül ve kupkuru çöllerde yemyeşil bir vahayı andıran ruhuna denk bir ruh bulmak imkânsızdı. Onun gibi birisi nasıl olur da kurban edilebilirdi? Bu yüzden kurada Abdullah’ın adını gören insanlar galeyana geldiler ve hep bir ağızdan:

- Hayır olmaz, biz onun yerine çocuklarımızı feda ederiz!.

- Şayet onu boğazlarsak bir daha onun gibisi gelmez...

- Dur Abdülmuttalib, bize vakit ver, bu problemin çözümü için kâhinlere gidelim en iyisi.

İnsanların gösterdiği tepkilere şaşıran Abdülmuttalib kurban etme işini erteledi. Kalabalık bir grup, bilgeliğiyle tanınan yaşlı bir kadına gittiler. Kadın onlara:

- Sizde diyetin miktarı ne kadardır? diye sordu.

- On deve, diye cevap verdiler.

Bunun üzerine kâhin kadın:

- On tane deve getirin. Onlarla Abdullah arasında kura çekin. Kurada Abdullah’ın ismi çıkarsa, on deve ekleyin ve bir daha kura çekin. Tekrar Abdullah çıkarsa, on deve daha ekleyin... Kurada develer çıkıncaya kadar böyle yapmaya devam edin.

Hep birlikte Kâbe’ye dönüp on tane deve getirdiler. İlk kurada Abdullah’ın ismi çıktı. On deve daha ekleyerek bir daha kura çektiler. Bu kez yine Abdullah çıktı. Üçüncü, dördüncü, beşinci... hepsinde de Abdullah’ın adı çıkıyor, onlar da on deve daha ilâve ederek yeniden kuraya başvuruyorlardı. Develerin sayısı yüze ulaştığında kura develere işaret etti. Onuncu kurada develer çıkmış ve Abdullah kurtulmuştu.

O sırada Kâbe’nin etrafını dolduran insanlar arasında duygulu bir atmosfer vardı. Herkes o pırıl pırıl gencin kurtuluşuna ağlıyordu. Tam yüz tane deve kurban edilip insanlara dağıtıldı.

Abdullah’ın kurtuluşuna en çok sevinen babası olmuştu kuşkusuz. Çünkü evlâtları arasından en çok onu seviyordu. Onu Arap Yarımadası’nın en güzel, en terbiyeli ve en soylu kızıyla evlendirmek istiyordu. Hemen aynı gün Kâbe’den çıkar çıkmaz Vehb’in evine gitti ve kızı Âmine’yi oğluna istedi. Âmine cennet çiçekleri gibi parlak, bahar bulutları gibi tertemizdi. Arap Yarımadası’nda bu haberi duyan her genç kız Âmine’ye gıpta etmişti. Çünkü Arap gençlerinin en güzel ve en yiğit delikanlısıyla evlenecekti.

Düğün günü geldiğinde Mekke’nin tepelerinde, uzaktan gelecek misafirlere yol göstermesi için dev ateşler yakıldı. Develer, koyunlar kesildi. Akrabalar, yabancılar, fakirler, zenginler... Herkes ama herkes gönlünce yedi, içti, eğlendi.

Düğünün üzerinden henüz iki üç ay geçmişti ki mutluluğun en güzelini yaşayan çiftin ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Abdullah, Şam’a gitmekte olan ticaret kafilesine katılmak zorundaydı... Âmine’nin en son gördüğü şey, kocasının pırıl pırıl çehresiydi... Gözden kayboluncaya kadar dönüp dönüp arkasına bakmış, ona el sallamıştı. Biraz sonra kafilenin ufuklardaki siliüeti de sönüp gitmişti.

Kocasını bir daha göremeyeceğini nereden bilecekti!.. Bir ay sonra Medine’deki dayılarını ziyarete giden Abdullah oracıkta ruhunu Allah’a, vücudunu da toprağa teslim etti. Abdülmuttalibin oğlu Abdullah ölmüştü. Yirmi beş yaşındaydı.. Yürekleri yakan ölüm haberi uçtu uçtu Arap Yarımadası’nın her köşesine ulaştı. Nihayet kara haber Hz. Âmine’nin kapısını çaldı. İki aylık gelin bu acı haberle sarsılıp gözyaşlarına boğulurken kendi kendine şu soruyu soruyordu:

- Allah, onu kısa bir süre sonra yanına almayı istediyse, hayatını yüz deve karşılığında neden bağışlamıştı?

Biraz sonra karnındaki bebeğin hareket ettiğini hissetti. Hamileydi... Hamile olduğunu anlayınca ağlaması ikiye katlandı. Bir taraftan genç yaşta dul kalışına, diğer taraftan doğmadan önce babası vefat eden bebeğin durumuna ağlıyordu.

O Yetim, yeryüzündeki bütün yetimler, fakirler ve mazlumların dertlerini taşıyacaktı omuzlarında. Allah’ın insanlığa göndereceği Son Peygamber’di. Merhametin sembolü son Resül. Şefkat ve merhametin anlamını da ancak çile ve acıyı yudum yudum içenler bilir. İşte o bebek, anasının karnında yetimliğin, hüznün acılarıyla besleniyordu.

Günler geçti. Annenin gözyaşları tükendi. Gözleri kurudu. Fakat hüznü, susadıkça büyüyen dev bir ağacı andırıyordu... Üzüntüsü gün geçtikçe kesilmeksizin artıyordu.

İşin tuhafı, karnında taşıdığı bebekten dolayı vücudunda herhangi bir ağırlık duymuyordu. Aksine kendini o kadar hafiflemiş hissediyordu ki neredeyse kuşlar gibi uçacaktı. Ve şayet onu sürekli toprağa çeken derin hüznü olmasaydı, karnında taşıdığı o bebekten dolayı dünyada kendisinden daha mutlu bir kadın görmek mümkün olmayacaktı. İçinde Kâinatın Efendisi’ni taşıdığını nereden bilecekti...

Doğum günleri yaklaşmıştı...

Nevzat Savaş