Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) - 4. Bölüm

Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) - 4. Bölüm

Çileli, uzun bir yolculuktan sonra annesi ve Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) Medine’ye vardılar. Dayılarının yanında yaklaşık bir ay kaldıktan sonra annesiyle birlikte Mekke’nin yolunu tuttu. Yoldayken annesi ağır bir hastalığa yakalandı ve birkaç gün sonra da vefat etti. Altı yaşındaki yetim şimdi annesini de kaybetmişti. Yolculuk boyunca onlara refakat eden yaşlı dadısı Ümmü Eymen’in yüreği, Efendimiz (aleyhissalatü vesselâm) için ağlıyordu. Anne karnında iken babasını, altı yaşında iken de annesini kaybeden Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) için...

Bir gün Ashab-ı Kiram Allah Resûlü’ne (aleyhissalâtu vesselâm) sordular:

- Ey Allah’ın Elçisi! Bize kendinizi anlatır mısınız?

Allah Resûlü:

- Allah’ı bilmek tek sermayem, akıl ışığım, sevgi esas gayem, Allah’ı anma tek tesellim, hüzün biricik hayat arkadaşım...

Ölü ruhlara can vermek için, hayatı boyunca hüzün yudumladı. O’nu ananlar, Hüzün Peygamberi diye bahsettiler ondan. Başkaları için yaşayan Hüzün Peygamberi...

Çölün ortasında Allah Resûlü’nün, kalbi açık vicdanı uyanık olarak yaşadı. İçlerinde yetiştiği topluluk gafiller, sarhoşlar, puta tapıcılar, içki tüccarları, şairler, savaşçılar ve kabile liderlerinden oluşuyordu. Çölün o tuhaf atmosferinde uyuşuk insanlar daha da uyuşuyor, uyanık kalplerin bakışları ise daha bir keskinleşiyordu... Aynı anda güller ayrı bir güzellikle canlanırken, dikenler kurudukça kuruyordu.

Çocukluğunda, zamanının büyük bir kısmını susarak, daha doğrusu dinleyerek, düşünerek geçirdi. Ciddî bir sebep olmadıkça konuşmazdı. Çocuklar oyun oynarken o, bir köşeye çekilir, gözlerini ufuklara kadar uzayıp giden kum tepelerine diker düşünürdü. Dili susar, fakat aklı ve kalbi durmadan çalışırdı. Çocuk yaşına rağmen halkının putlara tapmasını seyreder, hayret ederdi. Akıllı insanlar, neden konuşmayan, işitmeyen, hiç kimseye yararı veya zararı dokunmayan taşlara ilâh diye taparlardı?

Tıpkı büyük atası Hz. İbrahim (aleyhisselâm) gibi o da putları çok anlamsız ve değersiz buluyordu. Bu yüzden hiçbir zaman putlara yanaşmadı. Fakat insanlığın bu hâline duyduğu hüzün İbrahim’inkinden (aleyhisselâm) daha büyüktü. Üzgündü, dertliydi. Çünkü doğruyu bulmak için verilen insan aklı taşlara, altınlara ve güce tapıyordu.

Zaman zaman insanların arasına karışıp konuşmalarını dinliyordu. Tartışmalarına, anlaşmazlıklarına, kavgalarına şahit oluyordu. Uğruna birbirlerini öldürdükleri şeyler ne kadar değersizdi. Bunu nasıl anlayamıyorlardı?.. Düşündükçe dehşeti artıyor, hüznü derinleşiyordu...

İnsanlar bir gün öleceklerini bilmiyorlar mıydı? İnsanlığı, sonu gelmeyen kötülüklere yol açan kavgalara sürüklemenin anlamı neydi?

Yaşı ilerledikçe dünya zevk ve mallarına karşı olan meyli azalıyordu. Bir süre sonra Mekke halkı, O’nun diğer insanlara benzemediğini söylemeye başladılar birbirlerine. O farklıydı. O eşsizdi.

Yemeğe oturduğunda, sofrasına aç bir güvercin konsa yemeğini ona bırakırdı. Zavallı bir kedi veya sahipsiz bir köpek yaklaşsa ağzındaki lokmayı çıkarır ona verirdi. Aç bir çocuk, kimsesiz bir fakir görse elbisesini çekinmeden ona hediye ederdi. Evet gerçekten O farklıydı. Yiyeceğini başkasına verdiğinden dolayı kaç geceyi aç geçirmişti.

Geçimini sağlamak için çalışması gerekiyordu. Önce çoban olarak çalıştı, daha sonra tüccar oldu. On üç yaşındayken amcası Ebû Talib’in kafilesiyle Şam’a gitti.

Yolculukları sırasında çeşitli ülkelerde yaşayan insanların hayatlarını yakından görme fırsatı buldu. İnsanlığın içine düştüğü cehalet vadilerini gördükçe dehşeti büsbütün artıyordu. İnsan aynıydı. Zaman değişiyor, mekân başkalaşıyor, fakat insanoğlu değişmiyordu. Kavgaların konusu her yer ve zamanda aynıydı. Para, şahsi menfaat, güç, dünyevî lezzetler...

İnsanlığın, nefis ve şeytanın pençeleri arasında bocaladığını gördükçe hüznü derinleşiyor, kalbi inceliyor, düşünceleri uzadıkça uzuyordu.

Peygamber Efendimiz, kâinatı yoktan var edip, bin bir güzellikle donatan Cenâb-ı Hakk’ın, insanlığı sahipsiz bırakmayacağını biliyordu. O’nun kalbi henüz kendisine peygamberlik gelmeden önce Allah için çarpıyordu. Evet o Nebiler Nebisi, peygamberlikten önce de bir peygamber gibi yaşamıştı.

Nevzat Savaş