Hz. Musa (aleyhisselâm) - 4. Bölüm

Hz. Musa (aleyhisselâm) - 4. Bölüm

Musa (aleyhisselâm) ailesiyle birlikte yollardaydı. Kıştı, soğuktu. Ve bir gece… Gökyüzünü zifiri bir karanlık sardı. Ay simsiyah bulutların ardında kayboldu. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Sema delinmişcesine yağmur yağıyordu. Koyulaşan karanlık, yolları görünmez kılmıştı. Dondurucu soğuk bir avuç insandan oluşan kafilenin iliklerine kadar işlemişti. Nihayet Hz. Musa yolunu şaşırdı ve uçsuz bucaksız Sina Çölü’nde ailesiyle birlikte kayboldu. Biraz sonra sağnak yağmur yerini müthiş bir kum fırtınasına bıraktı.

Soğuktu, karanlıktı. Hışımla esen rüzgâra karşı yürümek imkânsızdı. Musa (aleyhisselâm) yerden iki taş parçası aldı ve onları birbirine vurarak ateş yakmaya çalıştı. Ateş yakmayı başarabilirse ailesiyle birlikte hem ısınabilecek, hem de yolunu bulabilecekti. Fakat o dehşetli fırtınada ateş yakmak mümkün değildi. Kasvetle esen rüzgâr taş parçalarından çıkan cılız alevleri hemen söndürüyordu.

Hz. Musa ne yapacağını şaşırmıştı. Çocukları ve ailesi gözlerinin önünde soğuktan tir tir titriyorlardı. Başını kaldırıp zifiri karanlıkları ve şiddetli fırtınayı delercesine ufka baktı, baktı. Bir şeyler arıyordu, bir ümit, bir ışık. Bütün çarelerin tükendiği noktada çaresizlerin imdadına koşan Sonsuz Merhamet’in uzatacağı yardım elini arıyordu.

Uzakta, çok uzakta bir ateş gördü.

Sevinçle fırladı yerinden. Ailesine dönerek:

- Orada bir ateş gördüm, diye bağırdı ve derhal ateşin bulunduğu yere gitmeye karar verdi.

Ailesine, kendisi dönünceye kadar yerlerinden ayrılmamalarını söyledi. Oraya vardığında ateş sahiplerinden nerede olduklarını, Mısır yolunun hangi tarafta olduğunu öğrenecek, dönerken de beraberinde onları ısıtmak için biraz ateş getirecekti.

Ailesi, Musa’nın (aleyhisselâm) gösterdiği yöne baktı. Fakat ne ateş gördüler ne de duman. Buna rağmen Hz. Musa’nın isteğine uyarak beklemeye koyuldular. O da ateşe doğru yürümeye başladı.

Hava soğuktu, rüzgâr aman vermiyordu. Musa (aleyhisselâm) vücudunu ısıtmak için adımlarını hızlandırıyor, koşuyordu. Seneler öncesini hatırladı. Mısır'dan ayrılırken yine Sina Çölü’nden geçmişti. O zaman çöl ve sema üzerine ateş yağdırmak için ortak olmuşlardı. Şimdi ise dondurucu soğuk yağdırıyorlardı. Sağ elinde asasını tutuyordu. Vücudu sırılsıklamdı. Uzakta gördüğü ateşe doğru yürüyordu. Yaklaştıkça ışık büyüyordu. Tur Dağı’nın sağ tarafında Tuva Vadisi diye bilinen vadiye varıncaya kadar yürüdü.

Tuhaf bir yerdi. Orada ne soğuk vardı, ne kum fırtınası, ne de yağmur. Üstelik her tarafta esrarengiz bir sessizlik vardı. Musa (aleyhisselâm) ışığın kaynağına vardığında birden bire her tarafta yankılanan bir ses duydu. Bu ses:

- Ateşin olduğu yer ve çevresinde bulunan kimselere feyiz ve bereket verildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir, her türlü kusurdan uzaktır ve sonsuz mükemmellik sadece O’na hastır, diyordu.

Hz. Musa yerinde donakaldı. Bütün vücudu titriyordu. Gizemli ses her tarafta yankılanıyordu. Ateşe tekrar baktığında ise dehşeti büsbütün arttı. Çünkü ateşin ortasında yemyeşil bir ağaç vardı. Ateş alevlenip köpürdükçe ağacın yaprakları yeşilleniyordu. Hâlbuki yanarken kararması ve küle dönüşmesi gerekiyordu. Ancak bu ağacın durumu farklıydı. Yandıkça yeşilliğine yeşillik geliyordu.

Musa (aleyhisselâm) ısıya ve vücudundan sicim sicim boşalan tere rağmen titriyordu. Ağaç dağın batı tarafına düşüyordu. Vadi ise Tuva Vadisi. Ortalığı muhteşem bir ışık dalgası sarmıştı. Musa (aleyhisselâm) dayanamadı. Korku ve hayretler içinde elleriyle yüzünü kapadı. Işığın şiddeti gözlerini kamaştırıyordu. Kendi kendine;

- Her tarafı saran bu ışık tayfı nur mu, ateş mi? diye sordu.

Birdenbire yer, korku ve dehşetle sarsılmaya başladı. Çünkü konuşan bütün âlemleri yaratan Allah’tı:

- Ey Musa!

Musa (aleyhisselâm) başını kaldırdı ve ancak şunu diyebildi:

- Efendim!

- Ben Senin Rabbinim!

Hz. Musa titreyerek:

- İnandım Rabbimsin...

- Ayakkabını çıkar, çünkü sen mukaddes vadi Tuva’dasın.

Musa (aleyhisselâm) saygıyla eğildi, titreyen parmaklarıyla ayakkabısını çıkardı. Allah ona şöyle dedi:

- Seni peygamberliğe seçtim. Öyleyse sana inecek vahyi iyi dinle. Ben Allah’ım. Ben’den başka ilâh yok. O hâlde yalnız bana ibadet et. Beni anmak için namaz kıl. Kıyamet saati elbet gelecek, fakat Ben onu gizledim. Size geleceğini söylüyorum ki her insan burada yapıp ettiği her şeyin hesabını orada vereceğini bilsin, ayağını denk alsın. Buna inanmayanlar, nefsin arzu ve ihtiraslarının peşine düşenler, sakın seni Allah yoluna çağırmaktan alıkoymasın, sonra sen de helâk olursun.

İlâhi vahyi dinlerken, Hz. Musa’nın bütün vücudu sarsılıyordu. Sonsuz merhamet sahibi Yüce Allah sordu:

- Sağ elinde tuttuğun şey nedir ey Musa!

Musa’nın (aleyhisselâm) sesi kısılmıştı. Onunla konuşan Allah’tı ve elinde tuttuğu şeyin bir asa olduğunu kendisinden daha iyi biliyordu. Çünkü O her şeyi bilen sonsuz ilim sahibiydi. Öyleyse niçin soruyordu? Kuşkusuz bunun altında yatan büyük bir hikmet olmalıydı. Musa (aleyhisselâm) titrek bir sesle şöyle cevap verdi:

- O benim asam. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım, ayrıca onunla daha birçok ihtiyacımı gideririm.

- Bırak onu ey Musa!

Asayı elinden bıraktığında hayret ve dehşet içinde kaldı. Çünkü asa birdenbire hızla kıvrılıp sürünen dev bir yılana dönüşmüştü. Hz. Musa’nın kalbi ve bedeni titriyordu. Dayanamadı, arkasını dönüp gerisin geri koşmaya başladı. Bir iki adım atmadan Allah ona şöyle seslendi:

- Ey Musa! Korkma. Peygamberler korkmaz. Yaklaş ve sakin ol. Benim huzurumdayken güvendesin.

Musa (aleyhisselâm) durdu ve yüzünü dönüp arkasına baktı. Asa hâlâ hareket ediyordu. Yılan hâlâ oynuyordu. Allah Musa’ya dedi ki:

- Tut onu! Korkma, Biz onu eski hâline çevireceğiz.

Hz. Musa kıvrılıp duran yılanı tutmak için elini uzattığında parmakları titriyordu. Ona dokunur dokunmaz yılan tekrar asaya dönüştü. Allah ona şöyle emretti:

- Bir de elini koynuna sok. Bir başka mûcize göreceksin. Çıkardığında onu pürüzsüz, göz alıcı, ışıl ışıl parlarken bulacaksın. Kendini yılandan korumak için kanat gibi açtığın kollarını göğsüne tut, korkun gider.

Musa (aleyhisselâm) elini koynuna soktu. Çıkardığında ise karanlığın ortasında parlayan dolunay gibi pırıl pırıldı. Gördükleri karşısında heyecanı artmış, kalp atışları hızlanmıştı. Allah’ın emrettiği gibi yaptı. Elini kalbinin üzerine koyar koymaz, bütün korkusu gitti ve içine huzur geldi.

Musa (aleyhisselâm) sakinleşip kendine gelince Allah ona Firavun’a giderek onu Allah’a iman etmeye çağırmasını emretti. Fakat bu işi yaparken sertleşmeyecek, yumuşak davranacaktı. Ayrıca İsrailoğullarını Mısır’dan çıkaracaktı. Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ispatlamak için de Firavun’a bu iki mûcizeyi gösterecekti.

Hz. Musa, Firavun’un adını duyunca biraz durakladı. Akrabalarından birisini öldürmüştü. İdam etmek için kendisini arıyorlardı. Omuzlarına yüklenen misyon oldukça ağır bir misyondu. Hz. Musa, kendisine yardımcı olarak kardeşi Hz. Harun’u görevlendirmesi için Rabbisine yalvardı. Allah da Hz. Musa’nın isteğini kabul edip, her zaman onlarla birlikte olduğunu ve onları görüp işittiğini söyledi. O sırada Mısır'da bulunan kardeşi Hz. Harun’a (aleyhisselâm) da vahiy geldi ve o da peygamberlik rütbesiyle şereflendi. Kolay değil, zamanın en büyük imparatoruyla yüzleşmeye gidiyorlardı. Allah onların yüreklerine sekine indirdi. Firavun, onca zorbalığına ve zulmüne rağmen onlara zarar veremeyecekti. Çünkü mutlak üstünlük her zaman Allah’ındı.

Musa (aleyhisselâm) söylenenleri dikkatle dinledi. Sonra ellerini açarak bütün benliğiyle dua etmeye başladı:

- Allah’ım, kalbime genişlik ver, bu ağır görevde işlerimi kolaylaştır, insanları Senin yoluna çağırabilmem için bana güç ve kuvvet ver!

Hz. Musa, peygamberlik görevini aldıktan sonra, ailesinin yanına döndü. Artık o bir peygamberdi. Ataları, Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. İsmail, Hz. Yakup ve diğer peygamberlerden oluşan nur kafilesinin bir ferdi…

Nevzat Savaş