Hz. Musa (aleyhisselâm) - 6. Bölüm

Hz. Musa (aleyhisselâm) - 6. Bölüm

Peygamber Efendimiz bir gün ashabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Hz. Âsiye'nin bahsi gelince şöyle buyurdu Efendiler Efendisi:

- Kadınlık dünyasının en hayırlıları dört tanedir. Birincisi, Meryem, ikincisi Hatice, üçüncüsü Fatıma ve dördüncüsü Âsiye'dir.

Karanlıkla aydınlık yine karşı karşıyaydı. Firavun Hz. Musa'ya şöyle dedi:

- Ey Musa, sen bir sihirbazsın. Peygamber falan değilsin. Senin oyununu çok yakında herkesin gözü önünde bozacağım. Seni rezil edeceğim. Birkaç gün sonra ülkenin her tarafından sihirbazlar gelecek ve sen onlarla yarışacaksın.

Musa (aleyhisselâm) sordu:

- Beni sihirbazlarınla ne zaman karşı karşıya getireceksin?

- Bayram gününde… Mis kokulu rüzgârların her tarafı sardığı, ilkbaharın gelişiyle birlikte yeryüzünün bin bir güzelliğe büründüğü şenlik gününde.

- Peki öyleyse anlaştık.

- O gün hangi saatte geleceksin.

- Allah’ın izniyle kuşluk vaktinde, günün en parlak saatinde. Ayrıca yarışmayı seyretmek için bütün insanların gelmesini istiyorum.

Firavun’un isteği de buydu. Musa (aleyhisselâm) olayların akışından memnun bir şekilde ayrıldı. Bayram günü, ışığın bütün parlaklığıyla karanlıkları hezimete uğratması için en uygun fırsattı.

Sihirbazlar, Mısır’ın her tarafından kafile kafile Firavun’un sarayına gelmeye başladılar. Firavun, hepsinin toplanıp huzuruna getirilmesini emretti. Huzura girer girmez bütün sihirbazlar yere kapanarak secde ettiler. Firavun ayağa kalkmalarını emrettikten sonra kibirli bir eda ile aralarında yürümeye, yüzlerini, kıyafetlerini baştan başa süzmeye başladı. Sana onlara:

- Küçük bir problemimiz var ve onu çözmeniz için sizi çağırttım.

Sihirbazlar başlarını eğdiler ve dinlemeye devam ettiler:

- Peygamber olduğunu iddia eden bir adam var. Adı Musa. Kardeşi Harun’la birlikte çalışıyor. Kısaca Musa denen adam bir sihirbaz, fakat usta bir sihirbaz. Sizden istediğim ondan daha üstün olduğunuzu ispat etmeniz. Onu mağlup etmenizi istiyorum. Rezil rüsvay olsun, ta ki utancından halkın karşısına çıkacak yüzü kalmasın.

Sihirbazlar başları önlerinde sessizce dinlemeyi sürdürdüler:

- Neden hiçbiriniz Musa’nın ne tür bir sihir yaptığını sormuyor?

Aralarından biri alçak ve titrek bir sesle:

- Biz, yüce efendimizin bizzat anlatmasını bekliyoruz.. efendimizin sözünü kesmek istemiyoruz.

Firavun öfkeyle:

- Asasını yere fırlattığında koca bir yılana dönüşüyor. Elini, koynundan çıkardığında da güneş gibi parlıyor.

Sihirbazların gözlerinde alaylı bir gülümseme belirdi. Aralarından biri öne çıkarak şöyle dedi:

- Efendimizin içi rahat olsun. Onun yaptığı çok eski bir numara, yılana dönüşen asa numarası. Gerçek şu ki, sopa yılana dönüşmüyor, hareketsiz olmasına rağmen insanlara hareket ediyor gibi görünüyor.

Firavun:

- Sihrin numaralarını tartışacak değilim. Ben sadece Musa’yı hezimete uğratmanızı istiyorum. Bahar Bayramı’nda yarışma olacak. Bütün Mısır halkı sizin onu nasıl alt ettiğinizi seyretmek için gelecek. Onu mutlaka yenmelisiniz.

Firavun sözlerini bitirdikten sonra sihirbazların salondan çıkmalarını bekledi, fakat onlar yerlerinden kımıldamadılar. İçlerinden biri şöyle dedi:

- Yüce efendimiz en önemli konudan bahsetmedi.

- Nedir o?

- Musa’yı yenmemiz hâlinde efendimizin bize vereceği ödül...

Firavun gülerek:

- Sizden hoşnut olacağım. Sizi yakınımdan ayırmayacağım. Sarayda sihirbazlar için özel odalar yaptıracağım. Mükâfat konusuna gelince hiç merak etmeyin. Sizi memnun edeceğim.

Firavun sihirbazların kendilerine olan güvenlerini görünce sevindi. Salondan çıkmalarını emrettikten sonra yemek sofrasının başına gitti. İştahı açılmıştı. Yedikçe yiyordu. Yağlı bir et parçasını yutarken şöyle dedi:

- Musa geldiğinden bu yana iştahım kesilmişti. Ama çok yakında işi bitecek.

Bayram günü gelmişti.

İnsanlar evlerinden çıkarlarken Hz. Musa ile Firavun arasındaki yarışmadan bahsediyorlardı. Sabahın erken saatlerinden itibaren insanlar, yarışmanın yapılacağı büyük meydana gelmeye başladılar. Ülkede bu büyük karşılaşmayı duymayan kalmamıştı.

Sihirbazlar meydan yerine vardığında insanlar alkışlayıp tezahüratta bulundular. Firavun gelince de aynı şeyi yaptılar. Fakat Musa (aleyhisselâm) ile Hz. Harun geldiğinde meydana derin bir sessizlik çökmüştü.

Bayram yeri açık ve geniş bir alandı. İnsanları güneşten koruyabilecek bir gölgelik yoktu. Firavun kendisi için kurulan küçük çadırın serin gölgesi altında oturuyordu. Etrafını komutanları, zırhlara bürünmüş dev cüsseli askerleri sarmıştı. Üzerinde altın ve elmaslarla süslenmiş elbiseler vardı.

Hz. Musa ise meydanın bir köşesinde dururken başını eğmiş içten içe dua ediyordu. Derken bütün sesler kesildi. Sihirbazlar Musa’ya (aleyhisselâm) yaklaşıp sordular:

- Elindekini önce kim atsın, sen mi biz mi?

- Siz...

Sihirbazlar ellerindeki ip ve sopaları meydana fırlatır fırlatmaz ortalık bir sürü yılanla doldu. Hepsi kıvrılıyor, sürünüyor, hareket ediyordu. Aslında insanların gözlerini boyamaktan başka bir şey değildi yaptıkları. Bir göz yanılgısıydı, illüzyondu. Ustaca yapılmış bir numaraydı. Manzarayı gören insanlar müthiş bir korkuya kapıldılar. Biraz sonra meydanda dev bir alkış tufanı koptu.

Firavun, gördüklerinden hoşnut, içten içe gülüyordu. Kendi kendine “Şimdi Musa’nın işi bitti. Onun mûcize diye öne sürdüğü şey asanın yılana dönüşmesiydi. İşte yüce Firavun’un gücü... İşte yılana dönüşen onlarca asa…” diyordu.

Musa (aleyhisselâm), sihirbazların yılanlarını görünce kalbine hafif bir ürperti girdi. Aydınlık bir odada lâmbalar bir-iki saniye söndürüldüğünde ortalığı nasıl karanlık sarar, tıpkı böyle bir ruh hâleti yaşadı Musa (aleyhisselâm). Bir şimşek gibi hızlı ve kısa.

Musa’nın (aleyhisselâm) kalbinden böyle bir duygu geçmişti. Ama hiç kimse o büyük insan kalabalıkları, Firavun ve etrafını saran askerler karşısında basit giyimi ve sade edasıyla tek başına duran Hz. Musa’nın kafasından ve kalbinden tam olarak neyin geçtiğini bilemez. Kuşkusuz zor bir durumdu. Fakat çok geçmeden Musa’nın (aleyhisselâm) yüreğine yeniden ışık doğdu. Allah ona şöyle dedi:

- Korkma.! Üstün olan sensin. Sen sağ elinde tuttuğun asanı yere attığında onların yılanlarını yutacak. Çünkü onlarınki sihir, gerçek değil. Bir göz yanılgısı, bir aldatma. Seninki ise gerçek. Sihrin, gerçeğe galip gelmesi hiçbir zaman mümkün değildir.

Musa’nın (aleyhisselâm) kalbine inen vahiy onu rahatlatmıştı. Artık elleri titremiyordu.

Asasını havaya kaldırıp meydanın ortasına atıverdi...

Ve… Asa toprağa değer değmez muhteşem mûcize gerçekleşmişti. Meydandaki insanlar, sihirbazlar, Firavun ve askerler daha önce görmedikleri bir tabloyla karşı karşıyaydılar. Bilindiği gibi sihirbaz, yaptığı illüzyonlarla insanların gözlerini yanıltır ve hareketsiz duran şeyi hareket ediyormuş gibi gösterir. Onların asaları aslında hareket etmemesine rağmen herkes hareket ettiğini sanıyordu.

Fakat şu anda meydana gelen şey korkunçtu, inanılmazdı.

Hz. Musa’nın asası yere değer değmez süratle kıvrılıp hareket eden dehşetli bir yılana dönüşmüştü. Birdenbire dev yılan sihirbazların ip ve asalarının üzerine doğru yürüdü ve onları teker teker yutmaya başladı. Evet Musa’nın (aleyhisselâm) yılanı sihirbazların yılanlarını ürperten bir hızla ağzına alıyor ve yutuyordu. Birkaç dakika sonra meydan bomboştu. Sihirbazların attıkları ip ve asaların yerlerinde yeller esiyordu. Hz. Musa’nın yılanı teker teker hepsini yemişti.

Her şey bittikten sonra dev yılan Musa’ya (aleyhisselâm) yöneldi. Hz. Musa, eliyle yılana dokununca yılan tekrar asaya dönüştü.

Sihirbazlar, karşılarında duran insanın kendileri gibi bir sihirbaz olmadığını anladılar. Çünkü onlar sihir ilminin üstatlarıydılar. Çağın en büyük sihirbazlarıydılar. Neyin sihir, neyin gerçek olduğunu en iyi kendileri bilebilirdi. Hz. Musa’nın yaptığı sihir olamazdı. Olsa olsa ilâhi bir mûcize olabilirdi. Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar ve herkesin gözü önünde şöyle bağırdılar:

- Biz, bütün varlıkları yoktan var eden Allah’a, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik.

Meydanı dolduran insan kalabalıkları biraz önce şahit oldukları mûcizenin şokunu atlatmadan, sihirbazların imanlarına şahitlik ediyorlardı. Firavun, olayların kontrolden çıkmaya başladığını görünce hemen ayağa kalktı. Sihirbazlara dönerek öfkeyle bağırdı:

- Ben izin vermeden Musa’ya nasıl iman edersiniz?

Sihirbazlar dediler ki:

- İman etmek için hiç kimsenin iznine ihtiyacımız yok.

Firavun’un öfkesi artıyor, sesi titriyordu. Gözlerinden ateş püskürüyordu sanki:

- Bu düpedüz bir komplo! Şimdi anladım, Musa sizin lideriniz değil mi? Size sihri o öğretti belli. Peki öyleyse, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama bir şekilde kestireceğim. Sonra vücutlarınızı hurma ağaçlarına asıp sizi idam edeceğim. O zaman, bana karşı gelmek neymiş, üstün olan kimmiş görürsünüz.

Kalbleri imanla dolan sihirbazlar hiç istiflerini bozmadan gönül huzuru içinde şöyle cevap verdiler:

- Dilediğini yap. Mûcizeyi gördükten sonra Musa’yı bırakmayız. Biz Allah’a iman ettik. Tek ümidimiz bugüne kadar işlediğimiz hatalardan dolayı bizi affetmesi. Üstün olan Allah’tır. O ebedidir. Kaldı ki bize işkence yapıp, çarmıhlara gersen, dilim dilim doğrayıp parçalasan bile ancak dünyamızı yok etmiş olursun. Dünya fani zaten. Sonsuz olan Âhiret’in yanında dünyanın ne önemi var! Bizim tek arzumuz, Allah’ın affına mazhar olup Cennet’e girmek...

Çılgına dönen Firavun sihirbazların hemen idam edilmelerini emretti. Meydanı dolduran binlerce insan durmuş olanları seyrediyordu. Gerçek, apaçık bir şekilde önlerinde duruyordu. Fakat onlar seyretmekle yetindiler. Şayet oradaki Mısır halkından veya İsrailoğullarından her biri yerden ufak bir taş parçası alıp Firavun’a fırlatsaydı, Firavun oracıkta can verir ve Mısır’ın tarihi değişirdi. Fakat hiç kimse yerinden kımıldamadı ve daha sonra bunun bedelini Mısır halkı ağır bir şekilde ödedi. Bir günlük korkaklığın bedelini binlerce Mısır evlâdı denizde can vererek ödedi.

Perde kapandı ve müthiş gün sona erdi. Hz Musa ve Hz. Harun iman edenlerin arasına karıştılar. Firavun ise sarayının yolunu tuttu.

Günler geçti…

Musa (aleyhisselâm) mûcizeler gösteriyor, Firavun ise inkârında diretiyordu. Sonunda Allah, Musa’ya (aleyhisselâm) bir gece vakti mü’minlerle birlikte Mısır’dan çıkıp Kızıl Deniz’in karşı yakasına geçmesini emretti. Hedef, ataların yurdu Filistin topraklarıydı. Hz. Musa ilâhi emri yerine getirmek için derhal işe koyuldu.

Musa’nın (aleyhisselâm) Mısır’dan çıkış haberi Firavun’a ulaşınca ülkenin her tarafına emirler gönderip dev bir ordu topladı. Askerlerin karşısına çıkarak şöyle seslendi:

- Kaçaklar bir avuç insan; fakat Firavun’u çok kızdırdılar onları yakalayıp perişan edeceğiz.

İnsanlar, onun yalancı olduğunu bildikleri hâlde susmaya devam ettiler. Firavun, on binlerce askerden oluşan dev ordunun başına geçti ve hareket emri verdi. Kovalamaca başlamıştı.

Musa (aleyhisselâm) Kızıl Deniz sahillerine varmıştı.

Uzakta Firavun ordusunun bayrakları görünüyordu. Hz. Musa’yla birlikte gelen İsrailoğullarının kalbini büyük bir korku sarmıştı. Hepsi birden

- Firavun bizi yakalayacak, mahvolduk, diyorlardı.

Hz. Musa ise:

- Hayır, Rabbim benimle beraberdir, O bana yol gösterecek, diye cevap veriyordu.

Zor saatlerdı… Önlerinde deniz, arkalarında düşman vardı. Savaşmak için ne silâhları ne de güçleri vardı.

Tam bu sırada Allah, Musa’ya (aleyhisselâm) “Asanı denize vur.” diye vahyetti. Asa denizin sularına değer değmez, deniz ortadan yarıldı ve arada geniş bir yol açıldı. Sağ ve solunu dev dalgaların tuttuğu bir yol...

Hz. Musa önde, İsrailoğulları arkada denizin ortasında açılan yolda yürümeye başladılar. Müthiş bir mûcizeydi. Dalgalar korkunç bir şekilde köpürüyor, yükseliyor fakat yolun bulunduğu noktaya geldiklerinde sanki gizli bir el onları tutuyormuşçasına duruyorlardı.

Nihayet Musa (aleyhisselâm), halkıyla birlikte Kızıl Deniz’in karşı yakasına geçmeyi başarmıştı.

Firavun, denize vardığında hayretten donup kaldı. Bir başka mûcizenin karşısında duruyordu şimdi. Denizin ortasından geçen kupkuru bir yol. Önce korktu. Fakat inat ve öfkesine yenik düşüp bindiği savaş arabasını süren atlara ileri emrini verdi. Firavun önde, dev ordu arkada denizde açılan yolda ilerlemeye başladılar.

Ordu tam denizin ortasına gelmişti ki Allah denize kapanıp eski hâline gelmesini emretti. Biraz sonra deniz Firavun ve ordusunu yutmuştu. Ortalığı ölüm sessizliği sarmıştı. Ne Firavun’dan ne de askerlerinden iz vardı. Küfür yenilmiş, iman galip gelmişti.

Karanlık bir perde kapanmış, Firavun’un zulmü sona ermişti.

Birkaç bin yıl sonra dalgalar Firavun’un cesedini sahile attı. Böylece insanlar tanrı olduğunu iddia eden o zavallının nasıl can verdiğini görecek ve ibret alacaklardı. Hayatı boyunca kimsenin karşı çıkmaya cesaret edemediği Firavun, aslında bir zavallıydı.

Hz. Musa halkıyla birlikte Sina Çölü’nde ilerlemeye devam etti. Orada kendisine kutsal kitap Tevrat indirildi. Ayrıca Allah ona “On Emir” diye bilinen insanları iman, doğruluk ve samimiyete çağıran âyetler vahyetti.

Fakat İsrailoğullarının özleri bozulmuştu. Gözlerinin önünde gerçekleşen onca mûcizeye rağmen Musa (aleyhisselâm) Tevrat’ı almak için bir müddet onlardan ayrıldığında, altından bir buzağı yaparak ona ilâh diye tapmışlardı. İsrailoğulları Musa’ya (aleyhisselâm) çok çektirdiler.

Her şeye rağmen Hz. Musa son nefesine kadar onların başında durdu. Onlara her zaman Allah’ın yolunu gösterdi ve O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmemelerini öğütledi.

Nevzat Savaş