Hz. Nuh (aleyhisselam)

Hz. Nuh (aleyhisselam)

Hz. Nuh (aleyhisselâm) - 1. Bölüm

Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) vefatının üzerinden yıllar geçti. Hz. Nuh’un (aleyhisselâm) doğumundan önce beş salih insan yaşadı Dünya’da. Bunların adları Ved, Süva, Yağus, Yeuk ve Nesr idi. Bu zâtlar öldükten sonra insanlar onları unutmamak için heykellerini yaptılar.

Nesiller değişti, babalar öldü çocukları geçti yerlerine. Kuşakları kuşaklar takip etti. Fakat daha sonra gelen nesiller atalarının bu heykelleri niçin yaptıklarını unuttular. Şeytan da bu boşluğu fırsat bilip, insanların akıllarını çeldi. Sonunda bu heykellerin birer tanrı olduğuna ikna etmeyi başardı insanları. İnsanlar heykellere ibadet etmeye başladılar.

İnsanoğlu Allah’a kulluğu bırakıp putlara tapmaya başlayınca yeryüzündeki her parlak şeyin ışığı söndü, güzelliklerin rengi soldu, ortalığı karanlıklar sardı ve baştan başa bütün varlık gerçek anlamını yitirdi. Dünyayı kötülük yönetmeye başladı, hayat dayanılmaz bir cehenneme dönüştü.

Allah unutulup, başka şeyler tanrı edinildiğinde ortaya çıkacak tablo buydu zaten. Tanrılar ister taşlardan yontulmuş bir heykel ister altından yapılmış bir buzağı isterse insanlardan bir insan olsun fark etmez. İşte böyle bir atmosferde Allah, Âdemoğullarına elçi olarak Hz. Nuh’u gönderdi. Onlara Allah’ın mesajını hatırlatması ve O’na giden yolda rehberlik etmesi için.

Hz. Nuh (aleyhisselâm) ne kraldı ne de yüksek rütbeli bir asker... Toplumun zenginlerinden de değildi; fakat zamanının tartışmasız en büyük insanıydı. Zaten büyüklük krallıkla, yöneticilikle veya zengin olmakla ölçülmez. Gerçek büyüklük kalb duruluğu, vicdan temizliği ve düşünce dünyasını süsleyen yüce fikirlerle olur.

Hz. Nuh’un büyüklüğüne büyüklük katan bir başka özellik daha vardı. Her hâlükârda Allah’a şükretmesi... Uyurken-uyanıkken, yemek yerken-su içerken, elbiselerini giyinirken, evine girerken-çıkarken her zaman Allah’ın sonsuz nimetini hatırlar, tekrar tekrar O’na şükrederdi. Bu özelliğini takdir etme bağlamında Yüce Allah çağlar sonra son peygamberi Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) göndereceği Kur’ân-ı Kerim’inde Hz. Nuh’u şöyle anlatacaktı: “O, durmadan Allah’a şükreden gerçek bir kuldu.”

Allah, şükreden o kulunu peygamber olarak seçti. Hz. Nuh, halkının karşısına çıkar çıkmaz şöyle dedi onlara:

- Tek olan Allah’a ibadet edin... O’ndan başka Rab yok. Eğer gittiğiniz yanlış yoldan dönmezseniz korkarım başınıza büyük bir azap inecek..

Hz. Nuh (aleyhisselâm), halkına Allah’ın tek yaratıcı olduğunu durmadan anlattı... Şeytanın onları aldatıp tuzağına düşürdüğünü ve artık onun bu oyununa dur deme vaktinin geldiğini söyledi durdu. Allah’ın insana verdiği değerden bahsetti. Onu nasıl yokluğun karanlıklarından varlığın aydınlığına çıkarıp bin bir türlü nimetlerle donattığını anlattı... Akıl nimetini doğru yönde kullanmaya davet etti onları... Putları tanrı edinmenin, aklı zindanlara atarak boğmak anlamına geleceğini hatırlattı sürekli.

İnsanlar sessizce dinlediler Hz. Nuh’un sözlerini. Hz. Nuh (aleyhisselâm) uyuşmuş beyinlerini korkunç derecede sarsmıştı.

Bir adam düşünün, devrilmek üzere olan bir duvarın dibinde uyuyan bir adam... Yoldan geçen bir insan biraz sonra başına gelecek felâketi görünce heyecan içinde onu kurtarmaya koşuyor, sarsıyor omuzundan durmadan... Bunun üzerine korku içinde fırlıyor uykusundan; fakat görmüyor, görmek istemiyor birazdan üstüne çökecek duvarı. Üstelik onu uyandıran, onu kurtarmak için çırpınan insana kızıyor, bağırıyor öfkeyle... İşte o iyi insan Hz. Nuh, öbürü de onun halkıydı...

Yeryüzünde elini kolunu sallayarak dolaşan kötülük de bu sözleri duyuyor ve içini müthiş bir korku sarıyordu. Nefretin tahtı bir Peygamberin ağzından dökülen sevgi sözcükleriyle sarsılıyordu. Hz. Nuh’un mesajı toplumda farklı tepkilerle karşılandı. Onun sözleri fakirlerin, kimsesizlerin, mağdurların dertlerine eğiliyor, kanayan yaralarına merhem oluyordu... İşte bu topluluklar sıcak baktılar Hz. Nuh’a (aleyhisselâm).

Fakat gücü elinde bulunduranlar, halkı sömürerek servetine servet katanlar, zalim yöneticiler kuşkuyla yaklaştılar ona. Sevmediler sözlerini. Toplumun kanını emmek için kurdukları çarkın yıkılması işlerine gelmiyordu. Bu yüzden Hz. Nuh’a savaş açtılar. Dediler ki:

- Peygamber olduğunu iddia ediyorsun, hâlbuki bizden farkın yok, sen de bir insansın.

Hz. Nuh (aleyhisselâm) da başka bir şey söylemiyordu ki… Evet o bir insandı. Zaten Allah, elçilerini insanlar arasından seçerdi. Yeryüzünde insanlar yaşıyordu çünkü. Şayet dünyadakiler melek olsaydı Allah onlara meleklerden bir peygamber gönderecekti. Peki peygamber melek olsaydı, onun yaptıklarını yapabilecekler miydi? Melek acıkmaz ki, susamaz ki, uyumaz ki... Meleği nasıl örnek alacaklardı!

Allah, peygamberlerini insanlar arasından seçerdi. Peygamber, halk arasında insanlardan bir insan gibi yaşar, yer-içer, yorulur-istirahat eder, sokaklarda dolaşıp çarşılarda alışveriş yapardı. Fakat peygamberin kalbi her zaman Allah sevgisiyle çarpardı. Peygamberin tek derdi, tek ıstırabı vardır: İnsanlığın, Allah’a kul olması. Bir peygamber için en büyük üzüntü, insanların Allah’tan uzak olmasıdır. Yine bir peygamber için en büyük mutluluk, bir insanın Müslüman olması. Peygamberler insanlığın yıldızlarıdır. Onlar yerde gezen melekler gibidir.

Hz. Nuh (aleyhisselâm) ile inanmayanlar arasındaki mücadele bütün şiddetiyle devam ediyordu... Dediler ki:

- Görüyorsun ya, sana fakirlerden ve toplumun ayak takımından başka kimse inanmıyor.

Hz. Nuh cevap verdi:

- Onlar Allah’ın varlığına ve birliğine inanıyorlar ya, bu onları her türlü dünyevî makamdan üstün kılmaya yeter...

Bu sefer onunla pazarlığa oturdular:

- Ey Nuh, sana inanmamızı istiyorsan öncelikle şu ayak takımını, fakirleri, sefilleri etrafından kov. Biz halkın efendileriyiz, biz üstünüz, biz zenginiz. Onlarla aynı safta durmamız imkânsız.

Hz. Nuh (aleyhisselâm), inkârda direten bu insanları dinledi dinledi… Fakat sertleşmedi, aksine sükûnetle karşılık verdi onlara. İman eden kimseleri fakir, kimsesiz, aç oldukları için nasıl kovabilirdi? Öncelikle onlar Allah’ın misafirleriydi. Allah’ın evi de Sonsuz bir Merhamet deryasıydı... O, istediğine merhamet eder ve hiç kimse de karışamaz.

Aralarındaki sözlü tartışma uzun süre devam etti. İnkâr edenlerin öne sürdükleri bahaneler bir bir yıkıldı, söyleyecekleri makul bir şeyleri kalmadı. Bunun üzerine Hz. Nuh’a nezaket kurallarını aşan kötü sözler söylemeye, tehditler savurmaya başladılar. Dediler ki:

- Sen aklını yitirmişsin, hezeyanlar içindesin, sapıtmışsın.

Hz. Nuh, peygambere yakışır bir edeple:

- Ey halkım, ben sapıtmadım, size bir daha söylüyorum, ben bütün Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın elçisiyim... Benim görevim O’nun mesajlarını sizlere ulaştırmak... Unuttuğunuz şeyleri hatırlatmak ve nasihat etmek. Üstelik Allah’ın bana öğrettiği öyle şeyler var ki, siz onları bilmezsiniz...

Hz. Nuh, kavmine günlerce, aylarca, yıllarca anlattı durdu... Gece-gündüz demeden, gizlice ve açıkça... Bazen yumuşak bazen sert. Amacı uyuşmuş zihinlerini uyarmak, paslanmış kalplerini aydınlatmaktı. Onlara yerdeki ve gökteki muhteşem mûcizeleri gösterdi: Ay’ı, Güneş’i, yıldızları, denizleri, nehirleri... Baştan başa bütün kâinatın sayısız ilâhi kudret harikalarıyla parıl parıl parladığını anlattı...

Hz. Nuh’un sözleri çok etkili ve ikna ediciydi. İnkâr edenler ona verecek bir cevap bulamıyorlardı. Çünkü doğruydu bütün söyledikleri. Fakat iman etmek istemiyorlardı. Bu yüzden Hz. Nuh’la yüz yüze gelmemek için köşe bucak kaçmaya başladılar. Onunla karşılaştıkları zaman sırf onu duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp derhal uzaklaştılar. İnanmadılar, inanmak istemediler.

Aradan tam dokuz yüz elli sene geçti, fakat hiçbir şey değişmedi. İman edenlerin sayısı artmadı. Hz. Nuh bu duruma çok üzülmesine rağmen hiçbir zaman ümidini yitirmedi. Allah’a dönmeleri için durmadan halkına çağrılar yaptı, buna karşılık onlar da inat ettiler, kibirlendiler ve küstahlıklarından vazgeçmediler.

Mahzundu, fakat ümitsiz değildi. Çünkü iman etmiş bir yürek asla ümitsizliğe düşmez. Dokuz yüz elli sene geçmişti. Demek ki tufan öncesinde insanların ömrü uzundu. Ya da kim bilir bu kadar uzun bir ömür Hz. Nuh’a (aleyhisselâm) ihsan edilen özel bir mûcizeydi. Belki de Hz. Nuh ve kavminin ömrüydü bu dokuz yüz elli yıl.

Nihayet Allah, ona, o güne kadar kendisine iman eden mü’minlerden başka hiç kimsenin iman etmeyeceğini, bu yüzden daha fazla üzülmemesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Nuh ellerini açarak şöyle beddua etti:

- Seni inkâr edenleri helâk et Allahım!

Allah, peygamberinin bu duasına cevap verdi ve ona dev bir gemi yapmasını emretti.

Hz. Nuh, gemi yapımında kullanmak üzere bir sürü ağaç dikti. Birkaç yıl sonra büyüyen ağaçları kesti, kereste yaptı. Sonra da kullanışlı hâle gelmesi için keresteyi işlemeye başladı. Tabii yıllar aldı bu iş. Sonunda dev bir gemi çıktı ortaya. Uzun mu uzun, yüksek mi yüksek. Üç kattan oluşuyordu. Birinci katına hayvanları, ikinci katına insanları, üçüncü katına da kuşları koydu. Yan tarafında büyükçe bir kapısı ve üzerinde de genişçe bir örtüsü vardı. Nuh (aleyhisselâm) gemiyi Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yapmıştı.

Uzun süren kuraklık, yağmursuzluk her tarafı kurutmuştu. Pınarlar sönmüş, nehirlerin suları çekilmişti. Deniz de yoktu yakınlarda. İnkârcı halk ormanlık bölgeye geldiklerinde Hz. Nuh’u gemi inşaatıyla uğraşırken bulurlardı. Alaylı bir üslûpla:

- Ey Nuh, gemini kuru taşların üzerinde mi yüzdüreceksin yoksa? Delisin sen deli! dedikten sonra basarlardı kahkahayı...

Nihayet geminin yapımı tamamlanmıştı.

Birden bire Hz. Nuh’un evindeki fırından sular fışkırmaya başladı. Büyük bir tufanın habercisiydi o sular. Hz. Nuh gemiye her hayvan türünden bir çift bindirdi. Bir dişi fil bir erkek, bir dişi aslan bir erkek... Hz. Nuh, gemiyi inşa ederken yırtıcı hayvanları koymak için kafesler yaptırmıştı. Bütün hayvanları bindirdikten sonra kendisi ve kendisine iman eden bir avuç insan da bindi gemiye.

Hz. Nuh’u asıl üzen şey karısı ve oğlunun iman etmemesiydi. Gemiye binmenin şartı iman etmekti. Hz. Nuh (aleyhisselâm) onlara:

- Binin gemiye... Allah’ın adıyla yüzüp, Allah’ın adıyla karaya oturacak gemiye...

Küfür bataklığına saplanmış insanların gerçeği görmeleri ne mümkün. Binmediler. Hz. Nuh’a inanmadılar. Büyük Kurtarıcıya sırtlarını döndüler.

Ve Tufan...

Yeryüzündeki bütün yarıklardan sular fışkırmaya, gökyüzünden Dünya’nın o güne kadar görmediği ölçüde yağmurlar yağmaya başladı. Yer su fışkırtıyor, sema su boşaltıyordu. Gök delinmişti sanki. Her tarafı saran sular yavaş yavaş yükselmeye başlamıştı.

Hz. Nuh (aleyhisselâm), iman etmemekte direnen oğluna döndü. Yüksekçe bir kayanın üzerine çıkmış gemiye bakıyordu. Hz. Nuh bir baba şefkatiyle seslendi oğluna:

- Evlâdım, gel iman et, inkârcı olma. İman et ve bizimle gemiye bin...

Gemiye ancak iman edenler binebilirdi, onun için Hz. Nuh (aleyhisselâm) oğlunu önce iman etmeye çağırdı. Oğlu ise şöyle bağırdı:

- Dağa çıkarım, yüksek yerlere sığınırım sulardan. Oralar korur beni.

Hâlbuki bugün Allah’ın merhametine mazhar olanlardan başka hiç kimse kurtulamayacaktı. Bugün azap günü... Bugün yerin ve göğün öfkesini kâfirlerin başına yağdırdığı gün. Biraz sonra dev dalgalar oğlunun bulunduğu kayaları dövmeye başladı. Delikanlı korunmak için yüksek bir yere çıktı. Fakat gittikçe büyüyen denizlerin öfkesine kim karşı koyabilirdi? Dağlar büyüklüğünde bir dalga gencin üzerinde durduğu tepeye saldırdı ve yuttu onu. Bir lokmada yuttu. Bugün Allah’ın özel korumasında olanlar dışında hiç kimse kurtulamayacaktı. Tufanın gazabı daha yeni başlıyordu.

Sular sel olup aktı, insanların boylarını aştı. Yükselip haşmetli dağları yuttu ve yeryüzünün her tarafını kapladı. Dünya öfkeli dalgaların köpürüp kabardığı dev bir okyanusa dönüşmüştü. Gemideki bir avuç mü’min ise korku içinde Allah’a yönelip, dua etmeye, yalvarıp yakarmaya durdular.

Gemideki insanlardan başka nefes alan bir canlı kalmamıştı yeryüzünde. Tufan’ın büyüklüğünü ve dehşetini hayal etmek çok güç. Korkunç bir şeydi kuşkusuz. Allah’ın celâlini ve kudretini gösteren akıl almaz bir felâketti. Hz. Nuh’un gemisi, dağlar büyüklüğündeki dalgalarla boğuşarak yoluna devam ediyordu.

Tufan’ın ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Ama bir gün Allah gökyüzüne artık gözyaşlarını tutmasını emretti. Yeryüzüne de suları yutmasını. Gemiye de Cûdi Dağı’nın tepesinde karaya oturmasını. Hz. Nuh çevreye göz atması için bir güvercin gönderdi. Döndüğünde ağzında bir zeytin dalı vardı. Nuh (aleyhisselâm), Tufan’ın sona erdiğini ve Dünya’ya yeniden sükunetin geldiğini anladı.

Evet Tufan bitmiş, korkulu günler geride kalmıştı. Hz. Nuh’un babalık duyguları kabarmıştı yüreğinde. Kaybettiği oğlu için üzülüyordu. Allah’a el açıp, döktü içini:

- Yücelerden Yüce Rabbim, oğlum benim ailemin bir parçasıydı, Senin sözün de doğrudur kuşkusuz. İcraatında bin bir hikmet var ve hüküm verenlerin en üstünü Sensin.

Allah, Hz. Nuh (aleyhisselâm) ailesinin kurtulacağını vaat etmişti. Oğlu da ailesindendi. Allah hikmetle konuştu ve şöyle dedi Hz. Nuh’a:

- Hayır ey Nuh, o senin ailenden olamaz, çünkü çok kötü bir iş yaptı. Allah’a inanmadı. Küfrün karanlıklarında kalmayı tercih etti.

Evet, oğlu ailesinden olamazdı, çünkü Allah’ı inkâr etmişti. Hz. Nuh’un ailesinden olabilmek için kan bağı yetmezdi. İman bağının olması lâzımdı. Hz. Nuh’un (aleyhisselâm) gerçek ailesi mü’minlerdi.

Hz. Nuh (aleyhisselâm), söylediği sözlerden dolayı pişman oldu, kendi seviyesine göre hata ettiğini düşündü ve bağışlanmak için günlerce ağladı, yalvardı, af diledi. Allah da onu affedip rahmetine mazhar kıldı. Sonra da yanındakilerle birlikte güven ve huzur içinde gemiden inmelerini emretti.

Hz. Nuh (aleyhisselâm), kuşları ve diğer hayvanları serbest bıraktıktan sonra gemiden indi. Yüzünü yere koyup secde etti. Toprak hâlâ ıslaktı. Namazdan sonra yeryüzünde büyük bir mâbet inşa etmeye karar verdi ve derhal işe başladı. Tufan’dan sonra Dünya’da yapılan ilk mâbet olacaktı bu.

Daha sonra ateş yaktı ve bir avuç insanla birlikte ateşin çevresinde oturdu. Gemide ateş yakmak yasaktı, çünkü tahtalara sıçrayacak küçücük bir kıvılcım her tarafı yakabilirdi. Tufan boyunca hiç kimse sıcak bir yemek yiyememişti. Yaktıkları ateşin üzerinde sıcak yemekler pişirdiler ve hep birlikte yediler, içtiler, konuştular, güldüler.

Korkuları tamamen yok olmuştu. Sesleri daha güçlü çıkmaya başlamıştı. Gülümsemeleri büyüyüp kahkahaya dönüşmüştü. Yüzleri sevinçle parlıyordu artık. Hâlbuki gemideyken sürekli susmuşlardı. Dehşetli Tufan boyunca bir ölüm sessizliği vardı üzerlerinde. Öyle ya, Tufan sırasında gördükleri ilâhi heybet dillerini kilitlemişti. Fakat şimdi hayat gelmişti yüzlerine.

Böylece Dünya üzerinde yeni bir hayat başladı. Yıllar yılları kovalayıp durdu... Ve bir gün Hz. Nuh (aleyhisselâm) vefatının yaklaştığını hissetti. Evlâtlarını çevresine topladı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü:

Allah’a kulluktan ayrılmayın...

Kaynak: Nevzat Savaş