Hz. Salih (aleyhisselâm)

Hz. Salih (aleyhisselâm)

Hz. Salih (aleyhisselâm) 

Yıllar birbirini takip etti. İnsanlar doğdu, insanlar öldü. Âd kavminden sonra sahneye Semûd kavmi çıktı ve Dünya’da yine aynı oyun sergilendi, aynı hazin son yaşandı.

Semûd halkı da putlara tapıyordu. Allah, onlara kendi içlerinden biri olan Hz. Salih’i (aleyhisselâm) peygamber olarak gönderdi. O da her peygamberin dudaklarından dökülen şu sözleri söyledi:

- Ey halkım, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâh yok...

İlk Peygamber’den Son Peygamber’e kadar değişmeyen aynı kelimeler. Nasıl değişsin, gerçek değişmiyordu ki. Hakikat tekti.

Halkın ileri gelenleri bu sözlerle sarsıldılar. Hz. Salih, taptıkları putların hiçbir değeri olmadığını söylüyor, derhal onları terk edip Tek Allah’a kulluk etmelerini istiyordu. Bu sözler toplumda deprem etkisi yaptı... Yaptı çünkü Hz. Salih (aleyhisselâm), halk arasında temiz yürekli, güvenilir ve bilge bir insan olarak biliniyordu. Kendisine vahiy gelmeden önce de insanlar onu sever, ona saygı gösterirlerdi.

Hz. Salih’in sözlerini duyan inkârcılar şöyle dediler Ona:

- Ey Salih, sen bizim ümit bağladığımız bir insandın, ne oldu sana böyle? Atalarımızın tanrılarını bırakmamızı mı istiyorsun? Senin amacın ne? Ne tür karanlık işler çeviriyorsun? Sen şüpheli bir insansın artık.

Kavmi ona inanmamıştı, şüpheyle bakıyorlardı sözlerine ve öküzün altında buzağı arıyorlardı. Salih’i (aleyhisselâm) akıl ve mantıkla alt edemeyeceklerini anlayınca ona iftira atmaya başladılar. İman karşısında aciz kalan küfrün başvurduğu yöntemler aynıdır zaten. Hz. Salih’in davası bazı gönüllerde makes bulunca, inkârcılar önünü kesmek için derhal harekete geçtiler. Yenemedikleri o büyük insana “deli” dediler. Amaçları onu toplumun gözünden düşürmek, toplumun gözü önünde mahkum etmekti. Toplumun kalbinden çıkan bir insana daha sonra dilediklerini yapabilirlerdi. Kimse de onlara karşı çıkmazdı.

Fakat dünya o gün Hz. Salih’ten daha zeki, daha akıllı bir insan olmadığını biliyordu. Öyleyse başka bir şey yakıştırmak gerekiyordu. Ona sihirbaz dediler bu kez. Öyle ya, onun sözlerini dinleyen insanlar birden bire değişiyorlardı. Yalanı bırakıyor, zulmü terk ediyor ve iyi birer insan oluyorlardı. Hz. Salih olsa olsa bir büyücü olabilirdi.

Hâlbuki o, ne deliydi ne de büyücü. O bir peygamberdi. Peygamberler toplumun en zeki ve en mükemmel insanlarıydı. Onlarla oturan, gerçek bir insanla oturmanın tadına erer. Yüzlerine bakanın kalbi sevinçle dolar. Konuşmalarını dinleyen Cennet’ten sesler duyuyormuşçasına mest olur.

Semûd kavminin başvurdukları bütün çareler işe yaramamıştı. Son bir çare kalmıştı. Hz. Salih’ten olağanüstü bir şeyler istemek. Evet, madem ki bir peygamerdi, madem ki onu, gücü her şeye yeten Allah göndermişti, öyleyse bir mûcize göstermeliydi. Hz. Salih’e gidip şöyle dediler:

- Ey Salih, gerçekten bir peygambersen, bize bir mûcize göster...

Semûd kavmi, tıpkı Âd kavmi gibi güçlü insanlardan meydana geliyordu. Gelişmiş bir medeniyetleri vardı. En büyük maharetleri dağları oyup evler ve saraylar inşa etmekti. Koca dağları, dev kayaları delip şekil veriyorlardı onlara. Usta ellerinde taşlar her türlü şekle girebiliyordu ve bu konuda dünyada onlara denk başka bir millet yoktu.

Mûcize istiyorlardı. Allah da onlara bir mûcize gösterecekti işte. Hem de o çok iyi işleyip şekil verdikleri taşlardan. Hz. Salih onları yüksek bir dağın eteklerine götürdü. Önde Peygamber, arkada inkârcılar yürüyorlardı. Hz. Salih dev bir kayayı gösterdi onlara ve şöyle haykırdı gür bir sesle:

- Mûcize istediniz, işte size mûcize...

Herkes Hz. Salih’in (aleyhisselâm) işaret ettiği dev kayaya baktı. Birdenbire kaya sarsılmaya ve hareket etmeye başladı. Biraz sonra herkesin gözü önünde kocaman bir deveye dönüştü kaya. Ve yürüdü...

Hayretten küçük dillerini yutmuşlardı. Karşılarında duran kanlı canlı bir deveydi. Onlar taşlardan insan ve hayvan heykelleri yapıyorlardı. Fakat hiç kimse onlara ruh üfleyemiyordu. İşte mûcizenin anlamı buydu zaten. İnsanın gücünü aşan ve sadece Allah’ın yapabileceği olağan üstü olay. İnsan sanatıyla, Allah’ın sanatı arasındaki fark da buradaydı. Heykeltıraş, toprağı alır ondan cansız insan, hayvan veya bitki yapar, o kadar. Fakat Allah, can verir o cansız şeylere. Allah’ın gücü ne büyüktür!

Mûcizeye şahit olan münkirler inandılar mı acaba? Hayır. Maksatları iman etmek değildi zaten. Kalpleri az da olsa yumuşayacağına daha da sertleşmişti. Öfkeleri kabarmış, kinleri artmıştı. Fakat orada bir şey diyemediler Hz. Salih’e. Çünkü istedikleri mûcizeyi gerçekleştirmişti Allah’ın izniyle.

Hz. Salih, onlara o devenin “Allah’ın Devesi” olduğunu ve hiç kimsenin ona zarar vermemesi gerektiğini söyledi. Aksi taktirde başlarına korkunç bir azap gelecekti.

Mübarek devenin yalnızca yaratılışı değildi mûcize olan. Her hâliyle bir mûcizeydi O. Dünya güzeli bir deveydi her şeyden önce. Dev bir cüssesi vardı. Akıllıydı. Görenler ona hayran kalırlardı. Beslenmesi diğer hayvanlardan farklıydı. Bir günde şehirdeki bütün kuyu ve havuzlara gider sularını son damlasına kadar içerdi. Evet şehrin bütün sularını içerdi. Öyle ki diğer hayvanlar içecek su bulamazlardı. Zaten Hz. Salih, suyu taksim etmişti. Bir gün “mûcize deve” içecekti suyu, bir gün diğer hayvanlar.

Şehrin sularını içtiği akşam deveyi sağdıklarında bütün şehre yetecek kadar süt çıkardı. Bu bir mûcizeydi. Bir günde bütün hayvanların verdiği süt kadar süt verirdi. Semûd kavmi süt ihtiyaçlarını mübarek deveyle karşılar olmuşlardı. Üstelik sütünün tadı harikaydı. Peynirinin, tereyağının tadı çok lezzetliydi.

Çok uysal bir hayvandı. Kimseye zarar vermezdi. Kendi hâlinde meralara çıkar otlardı. Semud halkı, devenin bu hâllerini gördükçe hayretleri büsbütün artıyordu. Evet, o bir mûcizeydi. Mübarek hayvan bir bereket kaynağıydı herkes için. Sütü kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk binlerce insana yetiyordu.

Hz. Salih’in (aleyhisselâm) devesi, Semûd halkının arasında yaşadı... gözlerinin önünde. İçinde vicdan taşıyan herkes iman etti Hz. Salih’e. Fakat kalpleri kin, nefret, inat, kibir dolu kimseler inanmadılar yine. Hattâ iman edenlerle dalga geçtiler. Çayırlarda gezen o mübarek hayvan Hz. Salih’in doğruluğunun en büyük deliliydi. O güzel hayvan hayatta olduğu müddetçe Hz Salih’i (aleyhisselâm) mağlup etmeleri imkânsızdı. Deve yok edilmeliydi.

Ruhunu şeytana satmış insanlar kirli plânlar yapmak için bir araya geldiler. Hazmedemediler ilâhi mûcizeyi. Onu yok etmek için kafa kafaya verdiler. Kendi elleriyle kendi sonlarını hazırladıklarını bir bilselerdi...

Gecenin siyah perdesi her tarafı sarmıştı. Derin bir sessizlik vardı dağlarda, vadilerde. Bütün varlıklar derin bir uykuya dalmışlardı. Gökteki yıldızlar bile bulutların ardındaki evlerinde istirahata çekilmişlerdi. Tam o sırada Semûd kavminin ileri gelenleri dev bir tepenin bağrında oyulmuş bir sarayın içinde haince bir plân hazırlıyorlardı. Gündüz gözü işlemeye cesaret edemedikleri cinayeti karanlıkta işleyeceklerdi. Hiç kimsenin onları görmediğini zannediyorlardı. Fakat Allah onları görüyordu. Aralarından biri:

- Sıcaklar bastırdığında deve, vadinin gölgeliklerine geliyor. Bu sefer bizim hayvanlarımız oradan kaçıp yakıcı sıcağa çıkıyor ve zarar görüyorlar. O devenin bize zararı çok.

- Kışları da, en sıcak yerleri seçiyor. Bu defa da hayvanlarımız en soğuk yerlere mahkum olup hastalanıyorlar. Ne yapmalı?

Bir şer çetesi oluşturmuşlardı. Kalpleri gecenin renginden de siyahtı. Hele liderleri... Şirret bir adamdı. Şeytanın kardeşiydi sanki. Ayağa kalkıp şöyle dedi yanındakilere:

- Tek bir çözüm var...

Herkes birbirine baktı. Adam devam etti:

- Deveyi öldürmek!

Adamın sözleri karanlık odanın duvarlarında yankılanıp ortalarına düştü. Oturanlardan biri:

- Unuttunuz mu? Salih ona dokunmamızı yasaklamıştı.

- Salih bir yalancı! Ona inanmıyoruz... Deve ölmeli!!

Devenin yok edilmesi için plân hazırdı. Dokuz kişilik bir ekip seçtiler aralarından. Bunlar her tarafta terör estiren en azılı canilerdi. Acımasız, zalim, merhametsiz… Karanlıktan yararlanarak hep birlikte deveye saldıracaklar, liderleri de deveyi öldürecekti. Her şey hazırdı ve herkes hain plânın uygulanacağı saati beklemeye koyuldu.

Siyah simsiyah bir renk... gece...

Dağların üzerine düşen perde kapkaranlıktı. Mübarek deve, sevimli yavrusuyla sarmaş dolaş derin bir sükunet içinde uyuyordu. İkisinin de yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Yavru üşüdükçe annesine sokuluyor, anne de onu bağrına basıyordu. Dokuz cani kılıçlarını, mızraklarını ve oklarını hazır etmişlerdi. Tıpkı karanlıkta ortaya çıkan ihanet gibi çıktılar yola.

Liderleri içtiği içkiden neredeyse önünü göremez hâle gelmişti. Dokuz cani, yavrusuyla birlikte mübarek devenin uyuduğu yere gelince gözleri nefretle parladı ve hep birlikte üzerine çullandılar. Deve ve yavrusu korku içinde fırladılar uykularından. Fakat kurtuluş yoktu. Günahkâr eller mübarek deveye vurdu, vurdu acımasızca... hem kendisine hem de yavrusuna... mübarek devenin ve yavrusunun kanları yemyeşil çayırların üzerine aktı ve kırmızı renge boyadı.

Hz. Salih’in (aleyhisselâm) yüreği cız etti cinayeti duyunca. Yüzünde ciddiyet, gözlerinde ateş, halkın karşısına çıkarak şöyle haykırdı:

- Ona dokunmayın, demiştim size;

Caniler ve başlarındaki liderleri küstahça:

- Onu öldürdük, ondan kurtulduk. Yakında senden de kurtulacağız. Elinden ne geliyorsa yap. Başımıza gökten azap yağdır. Biz sana inanmıyoruz.

Bir kez daha insanlık kendi elleriyle kendi sonunu hazırlıyordu. Bir kez daha kendilerinden önceki kavimlerin başlarına gelenleri unutuyor, ilâhi gazaba davetiye çıkarıyorlardı. Hz. Salih:

- Peki öyleyse. Evlerinize dönün. Üç gün daha gönlünüzce eğlenin. Ondan sonra azap neymiş nasıl olurmuş göreceksiniz...

Hz. Salih (aleyhisselâm) derhal evine gidip eşyalarını topladı. Ailesi ve mü’minlerle birlikte o topraklardan ayrıldı. Arkasına bakmadı bile. Her şey bitmişti. İnsanlık tarihinde bir siyah sayfa daha kapanmak üzereydi. Allah, onlara üç gün mühlet vermişti, çünkü mübarek deve ruhunu teslim ederken üç çığlık atmıştı.

Semûd halkı Hz. Salih’in (aleyhisselâm) gidişinden sonra bayram yaptılar âdeta. Onu ve Rabbini mağlûp ettiklerini düşündüler. Hâlbuki hiç kimse Allah’ı mağlub edemez. Allah insanlara tövbe etmeleri için zaman ve fırsat verir. Şayet tövbe etmezlerse öyle bir cezalandırır ki bütün âleme ibret olurlar. Semûd kavmi, üç gün boyunca gelecek azabı dillerine dolayıp dalga geçtiler.

Dördüncü günün sabahında ise manzara korkunçtu...

Gökten korkunç bir çığlık koptu. Gökyüzü dayanamadı parçalandı. Çığlığın yankısı dağa düşünce dağ yerle bir oldu yıkıldı. İlâhi sayhayı duyan her canlı öldü. Saraylar bir biri ardınca yıkılıp enkaza dönüştü. Birkaç saniye içinde her taraf yerle bir oldu.

Tek bir çığlıktı kopan. İnkâr edenler yerlerinde donup kaldılar. Yataklarından kalkamadılar. Pencerelerini açıp bakamadılar. Birbirlerine “ne oluyor?” diye soramadılar bile. Birbirlerinin çığlıklarını duyamadılar. Henüz ilâhi sayha bitmeden hepsi yok olmuştu.

Hz. Salih ve iman edenler ise çoktan şehri terk etmişlerdi. Mü’minler, Allah’ın Nebisi’nin peşinden gittikleri için kurtuldular. İnanmayanlar ise acılar içinde can verdiler. Hz. Salih, Semûd’un helâk olduğu ufuklara baktı baktı… Gözünden bir damla yaş aktı ve şöyle dedi:

- Ey Kavmim, ben sizi uyardım, size nasihat ettim. Fakat siz beni dinlemediniz...

Nevzat Savaş