Hz. Şuayb (aleyhisselâm)

Hz. Şuayb (aleyhisselâm)

“Ey kavmim!..

Allah’a kulluk edin!..

O’ndan başka ilâh yok!..

Yerlerin ve göklerin tek hakimi O!..

Sizi yoktan var eden, hayat nimetiyle şereflendiren O!..”

Medyen şehrinin sokaklarında bu ses yankılanıyordu.

Sesin sahibi bir peygamber. Hz. İbrahim’in soyundan bir kutlu insan. Hz. Şuayb (aleyhisselâm)...

Peygamber bir yol gösterici... Peygamber bir doktor... Allah, onu toplumların ruhlarına kök salmış amansız hastalıklardan kurtarmak için gönderir insanlara. Kimi toplumlarda bu hastalık; aklını şeytana satmışlık, kimilerinde Allah’ı unutmuşluk, kimilerinde dünyanın cazibesine kapılmışlık, kimilerinde ise egonun karanlık vadilerinde kaybolmuşluk... Şeytana aldanmışlık...

Hz. Şuayb (aleyhisselâm) Medyen şehrinin peygamberiydi. Bir cennetti sanki orası. Yemyeşil ormanları, gürül gürül akan nehirleri, cıvıl cıvıl öten kuşlarıyla ilâhi güzellikler sergisiydi adeta. Her çiçek, her bülbül, her meyve Allah’ı gösteren birer mûcize olmasına rağmen görmüyordu Hz. Şuayb’ın kavmi bunu. Akıllarının önüne perde çekmişlerdi sanki, kalpleri ölmüş, vicdanları sönmüştü.

Hz. Şuayb, Medyen’in büyük meydanında çevresinde toplanmış yüzlerce insana hitap ediyordu:

- Allah’tan başka ilâh yok... Putlara tapmaktan vazgeçin...

Bu sözler onların ruhunda deprem etkisi yapmıştı sanki. Çünkü o güne kadar Eyke denen dev bir ağaca tapmışlardı. Tabiattaki bütün güzelliklerin ve nimetlerin ondan geldiğine inanıyorlardı. Hz. Şuayb’ın kavmi tabiata ve tabiattaki bazı güçlere tanrı diye tapıyorlardı.

Kalabalık dağılırken herkes, zihninde ilk defa duyduğu bu cümlenin anlamını çözmeye çalışıyordu.

Kısa bir süre sonra Hz. Şuayb’ın sözcükleri bütün ülkeye yayılınca az sayıdaki insanın kalbi yumuşadı. Fakat toplumu idare edenler, halkı sömüren zenginler Hz. Şuayb’ı (aleyhisselâm) kabullenemediler. Çünkü ağzından dökülen kelimeler saltanatlarını yıkacak güçteydi.

Birkaç gün sonra Hz. Şuayb’ın şu sözleri yankılanıyordu meydanlarda:

- Ey kavmim, Allah size bol bol nimet verdi. Alış verişe hile karıştırmayın. Ölçerken, tartarken âdil olun. İnsanları dolandırmayın, haram kazançla servetinizi artırmayın. Allah’tan korkun...

Medyen ülkesindeki insanlar zengin olmalarına rağmen yolsuzluk yapıyorlardı. Meselâ; bir manifaturacı, sattığı kumaşı birkaç santim kısa keserek fazla para kazanmayı amaçlıyor; bir manav, sattığı meyve ve sebzeyi eksik tartıyordu. Kimileri de ucuz şeyleri değerinin çok üstünde bir fiyata satıyordu. Ya müşteriler... Onlar da hile yapıyorlardı. Satıcıya hissetirmeden mal aşırmanın fırsatını kolluyorlardı. Birbirini dolandırma, diğerinin malını çalma yaygın bir âdetti.

Haklar çiğneniyordu o toplumda. Kul hakkı yeniyordu göz göre göre. İnsanların servetleri haram mallarla şiştikçe şişiyordu. Allah’ın sevmediği işler yapıyordu Medyen halkı.

Toplumun önde gelenleri önce önemsemediler Hz. Şuayb’ın çağrısını. Alay ettiler onunla. Sözüm ona küçük düşüreceklerdi halkın nazarında. Bir gün ona:

- Senin sözlerini anlamıyoruz ey Şuayb, dediler. Çok anlamsız şeyler söylüyorsun. Sen uzaydan mı geldin yoksa. Anlattıkların çok tuhaf. Tek Allah’a kulluk edip, atalarımızın dinini terk etmemizi istiyorsun. Biz böyle şey duymadık. Hem sana vahiy geldiğini söylüyorsun. Sen aklını kaçırmış olmalısın. Allah, bula bula seni mi buldu? Sen, bizim gibi bir insansın.

Anlamıyorlardı... Elbette insan olacaktı. Allah, peygamber olarak melek gönderseydi onun izinden gidebilecekler miydi? Melek yemez, içmez, uyumaz ki. Evet Peygamber onlardan biriydi. Yer, içer, uyurdu onlar gibi. Fakat o mükemmel bir insandı, en güzel örnek, rehber...

Hz. Şuayb onlara tekrar:

- Ey halkım, yeryüzünde fesat çıkarıyorsunuz. Allah’tan korkun. O’na tövbe edin. Günahlarınızı bağışlaması için dua edin. Benim Rabbim sonsuz merhamet sahibidir. Sizi affeder, dedi.

Fakat beyhude... Yürekler nefsin karanlık zindanlarında mahpustu. Bir zaman sonra Hz. Şuayb’ın etrafında bir grup fakir ve mazlum insan toplandı. Hepsi iman ettiler. Toplumun kanını emen insanlar durumun vehametini anlayıp derhal harekete geçtiler. İman edenlere zulmetmeye, onlara işkenceler çektirmeye başladılar. Bununla da kalmayıp. Hz. Şuayb’ın konuşma yaptığı yere giden yolların başlarına oturup, insanları engellemeye ve korkutmaya başladılar.

Karanlık güçlerin her zamanki taktiğidir bu. Önce alay ederler. Bir işe yaramazsa, tehditler savururlar. Sonra da şiddete başvururlar.

Hz. Şuayb, cesur bir peygamberdi. Mahzundu, dertliydi. Zira, kollarını makas gibi yana açarak insanlara “Durun! Burası çıkmaz sokak..” demesine rağmen insanlar kulak asmamıştı. Halkı Cehennem’e gidiyordu akın akın... Ah bir inansalardı, o zaman imanın ne büyük bir cennet olduğunu göreceklerdi.

Öyle derin namaz kılardı ki Hz. Şuayb. Melekler onu gıptayla seyrederlerdi. Yüzünde Allah’ı bilmişliğin ifadeleri vardı. Gözlerinde ıstırap, uykusuzluğun yorgunluğu, duruşunda ayrı bir heybet. O, gecelerini ibadetle, gündüzlerini de insanlara Allah’ı anlatmakla geçirirdi.

Hz. Şuayb’ın davası büyümeye başlamıştı ve toplumda gücü elinde bulunduranlar bu işi kökten kurutmanın çarelerini arıyorlardı. Yine karşı karşıya gelmişlerdi ve Hz. Şuayb onları ikna etmeye çalışıyordu:

- Ey kavmim... Allah’a kulluk edin. İnsanların haklarını yemeyin, putlara tapmayın, tövbe edin, Allah’ın rahmeti engindir...

Alaylı bir üslûpla şöyle dediler:

- Ey Şuayb, namazın mı bizim tanrılarımızı terk etmemizi emrediyor? Hem servet bizim servetimiz, onunla istediğimizi yaparız. Hem bak, sen ve etrafındakiler bizim dinimize girmezseniz, sizi taşlarız. Memleketten çıkarıncaya kadar da sizinle savaşırız.

Hz. Şuayb sükunetle:

- Ey kavmim! Benim size anlattıklarım apaçık doğrular. İman edin. Yoksa başınıza ilâhi bir gazabın yağmasından korkarım. O zaman da ben sizin için bir şey yapamam, deyince onlar:

- Ey Şuayb, senin ailen büyük olmasaydı biz sana yapacağımızı bilirdik. Seni ya öldürür, ya da bu ülkeden sürerdik.

Hz. Şuayb Medyen halkındandı ve geniş bir aileye mensuptu. Akılları gözlerine inmiş ve gerçek gücün Allah’ın gücü olduğunu unutmuş o insanlara şöyle dedi:

- Ne büyük bir aldanmışlık içindesiniz. Benim ailemden mi çekiniyorsunuz? Hâlbuki benim dayandığım bir güç var ki O sonsuzdur: Allah... Hem Allah çarptı mı fena çarpar.. iflâh olmazsınız sonra.

Hiddetle Hz. İbrahim’in torunu Hz. Şuayb’ın üzerine yürüdüler ve son sözlerini söylediler:

- Sen bir yalancısın. Seni burada istemiyoruz. Seni ve sana inananları öldüreceğiz. Hem gerçekten bir peygambersen bahsettiğin o müthiş azabı gönder de görelim. Sana inanmıyoruz biz. Bugün son günün. Ya bu şehirden çıkarsın ya da ölümünü beklersin...

Hz. Şuayb elinden gelenin fazlasını yapmıştı. Onlar son sözlerini söylemişlerdi. Sıra ona gelmişti. Yüce Peygamber’in son sözleri Medyen sokaklarında yankılandı:

- Ey kavmim, ben size nasihat ettim. Ama siz dinlemediniz. Hz. Nuh Tufanı’nı unuttunuz mu? Hz. Salih’in devesini öldüren Semud kavminin başına gelenleri bilmiyor musunuz? Ya Âd kavminin helâk oluşunu kim hatırlamaz? Daha dün denecek kadar kısa bir süre önce Lût kavmi gözlerinizin önünde helâk olmadılar mı? Ey kavmim, yedi gün sonra üzerinize yağacak azabı bekleyin...

Birkaç saat sonra bir kafile göründü şehrin sokaklarında. Önde Hz. Şuayb, arkada ona iman eden bir avuç insan... İnkâr edenler ise zafer kazanmış edasıyla seyrediyorlardı manzarayı. Evet, Şuayb’ı mağlûp etmişlerdi akılları sıra. Hz. Şuayb, şehirden çıktıktan sonra bir tepenin başında durup son bir kez baktı Medyen’e ve şu sözcükler döküldü dudaklarından:

- Ey kavmim! Ben sizi uyardım.; fakat dinlemediniz...

Hz. Şuayb (aleyhisselâm) şehri terk eder etmez bir kuraklık sardı her tarafı. Güneş, ateş yağdırıyordu sanki semadan. O gün bütün su kaynakları kurudu. Birkaç gün sonra ağaçlar ve bahçeler de öldü. Hayat durmuştu sanki. İnsanlar susuzluktan kıvranıyorlardı. Dudaklar çatlamıştı. Nefesler daralmıştı. Hz. Şuayb’ın söyledikleri doğru muydu acaba? İman etselerdi, Allah onları belki de affedecekti. Fakat mânevî körlük, inat ve kibir hakikati kabul etmelerini engelliyordu. Bazı insanlar şehirden kaçmak istediler fakat başaramadılar. Yollarını şaşırdılar, nereye gitseler şehrin surlarıyla karşılaşıyorlardı.

Yedinci gün... Ufukta bir bulut belirdi. Simsiyah, dev bir bulut. Onu gören insanlar sevinçle haykırdılar:

- Yağmur geliyor! Yağmur geliyor! Kurtulduk...

Coşku içindeki kalabalıklar bulutu karşılamak için yollara döküldüler. Bütün şehir halkı yağmura koşuyordu. Yağmur da onlara.

Biraz sonra dev bulutlar semayı kuşatmıştı. Simsiyahtı gök. Göz gözü görmüyordu. İnsanlar ellerini ve ağızlarını açmış birazdan yağacak yağmur damlalarını bekliyorlardı.

Ve ilk damla yere düştü, bir ateş parçası hâlinde. Gök gürledi, bir sayha koptu semada. Şakır şakır ateş yağmaya başladı insanların başına. Panik içindeki insanlar sağa sola kaçışmaya başladılar. Ateşten taşlar çarptığı insanı paramparça ediyordu. Kollar kopuyor, kafalar yerlere düşüyor, ölüm can alıyordu adım başı. “Kaçın!” diye bağırıyordu birileri. Fakat bugün kaçış yoktu! Allah’ın gazabından kim, nereye kaçabilirdi? Allah ihmal etmez, zaman verir sadece. Buna rağmen insanlar inkârlarında ısrar ederlerse öyle bir vurur ki iflâh olmazlar...

Her taraf yanıyordu... gök öyle bir gürlüyordu ki dağlar sarsılıp parçalanıyordu. Evler yıkılıp enkaza dönüşüyordu. Birkaç dakika içinde Medyen ve Eyke halkı helâk olmuşlardı. Bir sayfa daha kapanmıştı insanlık tarihinde. Bir imtihanı daha kaybetmişti insanlık. İnsanoğlu bir kez daha şeytanın oyununa gelmişti. Bir defa daha unutmuştu Allah’ın Hz. Âdem’e söylediği sözcükleri:

- Ben insanlara rehberlik edecek elçiler göndereceğim. Kim onların izinden giderse kurtulur. Şeytanın peşinden giderlerse ateşte yanarlar.

Hz. Şuayb (aleyhisselâm) bu âyetleri düşünürken, helâk olan kavmi için bir damla gözyaşı düştü gözlerinden ve yoluna devam etti. Yeryüzünün bir başka meçhul yerine, bir başka meçhul ülkesine...

Nevzat Savaş