Hz. Süleyman (aleyhisselâm) - 3.Bölüm

Hz. Süleyman (aleyhisselâm) - 3.Bölüm

İşte o muhteşem insan, bir savaş öncesi atları kontrol edip boyunlarını okşarken, ikindi namazının vakti az gecikir gibi olmuştu. Durumu fark eder etmez hemen secdeye kapandı, Rabbinden özür dileyip namazını kıldı. Sonra atların tekrar getirilmesini istedi. Bir taraftan onların yelelerini okşuyor diğer taraftan da tövbe edip Allah’tan af diliyordu. Yakında büyük bir savaş vardı ve atlar savaşın en önemli silâhlarındandı. Üstelik o, atların hastalıklarını da biliyor, onlarla kendi dilleriyle konuşup dertlerini dinliyor, dertlerine derman buluyordu. Atlar da onun emirlerine harfiyen uyuyorlardı.

Allah’ın Süleyman’a (aleyhisselâm) verdiği bir diğer nimet de bakır gibi sert madenleri eritme kabiliyetiydi. Allah, Davud’a (aleyhisselâm) da demiri yumuşatmış, ona değişik şekiller verebilme yeteneğini ihsan etmişti. Nitekim Hz. Süleyman hem savaş hem de barış zamanlarında eritilmiş bakırdan çok yararlandı. Savaşlarda bakırla demiri karıştırarak bronz madenini elde ediyor, onu da silâh üretiminde kullanıyordu. Bronzdan yapılan kılıçlar, kalkanlar, hançer ve mızraklar zamanın en güçlü silâhlarıydı. Barış zamanlarında ise bronzu bina yapımı ve alt yapı çalışmalarında kullanıyordu.

Allah, Süleyman’a (aleyhisselâm) büyük nimetler verip özel iltifatlara mazhar kıldı, bu doğru. Fakat onu imtihansız bırakmadı. Bu imtihanlar sayesinde insan kalbinin hangi madenden olduğu anlaşılır. İlâhi imtihanlar sonucunda kimin elmas ruhlu, kimin kömür ruhlu olduğu açığa çıkar. Büyük insanların imtihanları da büyük olur. İşte Cenâb-ı Allah da Hz. Süleyman’ı ağır bir hastalıkla imtihan etti.

Vücudunu öyle bir hastalık sardı ki ne insan ne de cin doktorlar ona bir çare bulamadılar. Kuşlar, dünyayı bir baştan bir başa dolaşarak ona çeşit çeşit otlar getirdiler, fakat nafile. Hastalık gün geçtikçe daha da şiddetleniyordu. Öyle ki tahtına cansız bir ceset gibi yığılıyor, görenler onun öldüğünü sanıyorlardı. Yorgundu, bitkindi, solgundu ve en önemlisi de çaresizdi. Süleyman (aleyhisselâm) uzun süre bu amansız hastalığın pençesinde kıvrandı durdu. Bu ağır hastalığına rağmen hiçbir zaman Allah’ı unutmadı. Şifanın tek kaynağının O olduğunu biliyordu. Bu yüzden hastalığın en zor dönemlerinde bile Allah’ı anmaktan, O’nu delicesine sevmekten ve O’ndan şifa ve mağfiret dilemekten bir an geri durmadı.

Ve bir gün... Süleyman’ın (aleyhisselâm) imtihanı bitti. Allah, bütün hastalıklarını iyileştirdi. Eski sağlığına kavuşturdu. Cenâb-ı Hak bu hastalıkla insan, cin ve bütün varlıklara bir ders vermek istemişti. Dünyanın en süper güçleri bile Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye şifa veremezdi.

O günden sonra Süleyman (aleyhisselâm) yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir mâbet inşa etmeye karar verdi. Dünyanın her yerinden insanlar oraya gelip Tek Allah’a ibadet edeceklerdi. Mâbet aynı zamanda eşsiz bir sanat eseri olacaktı. İnşaat yerinde hummalı bir çalışma vardı.

Demircilerin çekiç sesleri kesilmeksizin her tarafta yankılanıyordu. Maden eritme makineleri yirmi dört saat çalışıyordu. Eritilmiş bronz, yüzlerce kanaldan akarak kumlara karışıyor, ustalar ortaya çıkan karışıma değişik şekiller veriyorlardı. Kapılar, pencereler ve mâbede giden yolun sağ ve solunu süslemek için sıralanan aslan, kaplan ve kuş heykelleri...

Mâbedin inşaatında on binlerce işçi çalışıyordu. Maden eritenler, kayaları kesip şekilden şekle sokanlar, bin bir çeşit süslerle taşlara hayat verenler, tahta parçalarını kesip yontanlar, altını eritip duvar ve tavanları örtmek için altın kaplama yapanlar...

Mâbedin inşaatında cinler de çalışıyorlardı. Mâbedin yapımında çalışan bütün işçi ve askerlere yemek pişirmek için dev kaplar yapıyorlardı. Hem ağır, hem de büyüktü. Örneğin su kapları o kadar genişti ki kocaman su havuzlarını andırıyordu. Bu hummalı faaliyetler devam ederken Süleyman (aleyhisselâm) da işçilerin arasında dolaşıyor, onların dertlerini dinleyip çareler buluyor... Ordusundaki kuş ve hayvanları kontrol ediyor, herkesin yerinde olup olmadığını araştırıyor, kayıp olanları hesaba çekerek nereye ve niçin gittiklerini soruşturuyordu.

Süleyman (aleyhisselâm) yalnızca insan, hayvan ve cinlerden oluşan ordusunun sorunlarını dinlemiyor, karıncaların bile fısıltısını işitip dertlerine kulak veriyor ve onları ezmemek için son derece hassas davranıyordu. Böyle muhteşem bir güce sahip olan krallar genellikle kibirli olur, burunları iki karış havada gezerler. Oysa Süleyman (aleyhisselâm) çok mütevazıydı. Her zaman tevazuyla yürür bütün bu saltanatın gerçek sahibinin Allah olduğunu düşünür, O’na şükrederdi.

Yine böyle bir günde dev ordusunun başında ilerlerken bir karıncanın arkadaşlarına şöyle dediğini duydu:

- Ey karınca topluluğu, derhal evlerinize girin. Yoksa Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi ezecekler.

Hz. Süleyman karıncanın sözlerini duyunca tebessüm etti. Karıncanın kendisinden korkmasına tebessüm etti. O bir peygamberdi ve en önemli mesajı şefkat ve merhametti. Dünyanın en haşmetli ordusuna sahip olsa bile yoluna çıkan en küçük varlıklara dahi merhametle davranmak onun kişiliğinin temelini oluşturuyordu. O yürürken her zaman, karınca gibi küçük canlılara zarar vermemeye özen gösterirdi.

Hz. Süleyman, kendisine karıncanın sesini işitme, konuşmalarını anlama nimetini veren Cenâb-ı Hakka şükretti. Böyle bir nimete mazhar olmasaydı karıncaları göremeyecek, bunun sonucunda bilmeden birçok cinayete neden olacaktı. Bu da O’nun ince ruhunda ne kadar derin yaralar bırakacaktı.

Süleyman (aleyhisselâm) dünyanın en zengin insanıydı. Muhteşem saraylarını dünyanın değişik yerlerinden getirttiği malzemelerle yaptırmıştı. Kimisinde etrafa mis kokular saçan çam ağaçlarını kullanmış, kimisinin zeminini altın külçelerle döşemiş, kimisini de kristalden yaptırmıştı. Oturduğu tahtın güzelliğine gelince, ne siz sorun ne ben söyleyeyim.. Tam anlamıyla bir sanat harikası. Saf altın ve nadir mücevherlerden yapılmıştı.

Dünyanın en görkemli sarayları onundu. Elmas, inci, altın, yakut gibi mücevherlerle süslenmiş elbiseler giyerdi. Fakat her şeye rağmen Allah’ın huzurunda son derece mütevazı; insanların önünde olabildiğince alçak gönüllüydü. Öyle ki, pırıl pırıl parlayan kıyafetleriyle halkın karşısına çıktığında onlara şöyle derdi:

- Bahçedeki herhangi bir çiçeğin elbisesi Kral Süleyman’ın elbisesinden yüzlerce kat daha güzeldir.

Ne güzel dersler veriyordu halkına. Evet çiçeği yaratıp, özenle ona şekil ve renk veren Allah’tır. Oysa insanın elbisesini yapan yine insanın kendisidir. Allah’ın sanatı, insanın sanatından binlerce kat daha mükemmel değil midir? Allah’ın sanatındaki güzellik ne muhteşem, incelik ne harika, mükemmellik ne büyüleyici!.. Ağaçların giydiği elbiseler bile Süleyman’ınkinden daha güzeldi. Evet, tevazu kanatlarını yerlere kadar seren kral peygamber Süleyman (aleyhisselâm) halkına böyle dedikten sonra secdeye kapanıyordu. Tıpkı babası Hz. Davud gibi. Allah’ı öyle tesbih ediyordu ki çoğu zaman kendinden geçiyor, yanık sesiyle yüreğindeki Allah aşkını en güzel nağmelerle terennüm ediyordu.

Nevzat Savaş