Hz. Üzeyr (aleyhisselâm)

Hz. Üzeyr (aleyhisselâm)

Canlı cansız her şeyin su diye inlediği sıcak bir gündü. Hz. Üzeyr’in (aleyhisselâm) köyü yaz mevsiminin hareketsiz, sakin geçen günlerinden birini yaşıyordu. Hz. Üzeyr bahçesinin susuzluktan kurumak üzere olduğunu düşündü. Bahçe, köyden uzak bir yerdeydi. Ona giden engebeli, zor, meşakkatli yolun üzerinde, bir zamanlar görkemli bir şehirken büyük bir felaketle harabeye dönüşen; hareketli ve gürültülü sokaklarını ölüm sessizliğinin sardığı bir mezarlık vardı.

Üzeyr (aleyhisselâm), ağaçların susuzluktan inlediğini düşündü ve ne pahasına olursa olsun onları sulamaya karar verdi. O, İsrailoğullarına gönderilmiş bir peygamberdi. Bilge bir insandı. Gün ortasında Güneş tam tepedeyken eşeğine binip yola çıktı. Bahçeye varınca susuzluktan ağaçların sarardığını, toprağın çatladığını gördü. Bahçeyi suladı ve incir ağaçlarından biraz incir, üzüm asmalarından da birkaç salkım üzüm topladı. Onları sepetine koyup köyün yolunu tuttu.

Bineğinin üzerinde giderken yarın yapması gereken işleri düşünmeye başladı. Her şeyden önce Tevrat’ı sakladığı yerden çıkarıp mâbede koyacaktı. Düşmanların geçen gün Tevrat’ı ele geçirmek için köye düzenledikleri saldırıyı ve halkın onu saklamak için gösterdikleri çabayı hatırladı. Düşmanlar, onu yakmak istiyorlardı. Yarın, ayrıca ineklere yem verecekti. Birdenbire çocuğunu, çocuğunun tatlı tebessümünü hatırladı. Onu kucaklayıp yanaklarına öpücük yağdırmak için eşeğinin hızını artırdı. Yolun yarısına geldiğinde mezarlığa varmıştı.

Sıcaklık, beyinleri kaynatacak dereceye yükselmişti. Eşek yorulmuş, terden sırılsıklam olmuştu. Öyle ki onu gören az önce nehir suyunda yıkanmış sanırdı. Mezarlığa vardığında eşek yavaşladı. Üzeyr (aleyhisselâm) kendi kendine “Dinlenmek için insem fena olmayacak. Hem hayvancağız biraz istirahat ederken ben de öğlen yemeğimi yerim.” diye düşündü.

Üzeyr (aleyhisselâm) yıkık bir mezar evinin yanında durup bineğinden indi. Baştan başa bütün köy harabeydi zaten. Heybesinden boş bir tabak çıkarıp gölgelik bir yere oturdu. Bir iki üzüm salkımını çıkarıp tabağa sıktı. İçine kuru ekmek parçaları attı. Sırtını bir duvara vererek ayaklarını uzattı ve üzüm suyunun içine attığı ekmek parçalarının kurumasını beklemeye koyuldu. Bu sırada etrafını seyretmeye başladı.

Etraf sessiz, ölü ve harap... Yıkık evlerin duvarları neredeyse tamamen çökmüş. Devrilmeye yüz tutmuş sütunlar ha düştü ha düşecek. Şurada burada duran birkaç ağacın yaprakları susuzluğun pençesinde kupkuru. Toprak üstündeki ölü kemikleri sağa sola dağılmış. Caddelerde korkutan bir sessizlik…

Hz. Üzeyr, yüreğinde ölümün ürperten soğukluğunu hissetti ve kendi kendine “Allah bunları öldükten sonra nasıl diriltecek acaba?!” diye sordu. Kemikler ölüp çürüdükten ve neredeyse toprağa dönüştükten sonra Allah, onlara nasıl can elbisesi giydirecek diye düşünüyordu. Allah’ın o kemikleri diriltebileceği noktasında hiçbir şüphesi yoktu. Onunki bir dehşet, bir hayret ifadesiydi sadece. Üzeyr (aleyhisselâm), bu sözleri söyler söylemez oracıkta ölüverdi.

Allah, derhal ölüm meleğini göndererek ruhunu kabzetti. Sahibinin sessiz ve hareketsiz durduğunu gören eşek de yanı başına uzanıverdi. Güneş batıncaya kadar eşek öylece kaldı. Ertesi sabah uyandığında ayağa kalkıp yürümek istedi fakat yapamadı. Yere, sımsıkı bağlarla bağlıydı sanki. Hareket edemeyen eşek açlıktan ölünceye kadar öylece kaldı. Eşek, o vaziyetteyken can verdi.

Köy halkı, Üzeyr’in (aleyhisselâm) geciktiğini görünce onu aramaya çıktılar. Belki bahçesindedir diyerek bahçesine gittiler fakat bulamadılar. Gitmesi muhtemel her yere baktılar, ama beyhude... Hiçbir ize rastlamadılar. Onu aramak için ekipler oluşturup dağ-tepe, vadi-bayır demeden her tarafı taradılar. Fakat ne ondan ne de eşeğinden bir iz bulabildiler.

Doğrusunu isterseniz arama ekipleri Hz. Üzeyr’in öldüğü mezarlığın yanından geçiyorlar, ama uzun süre durmuyorlardı. Çünkü oradaki her şey suskun ve ölüydü. Üzeyr (aleyhisselâm) gerçekten orada olsaydı mutlaka sesini duyarlardı. Ayrıca bu yıkık mezarlar ürkütücüydü. Bu yüzden hiç kimse orada ciddi bir şekilde arama yapmaya cesaret edememişti.

Günler geçtikçe insanlar Hz. Üzeyr’den ümitlerini kestiler. Çocukları, babalarını bir daha göremeyecekleri için üzülürken, karısı da bundan sonra kocasından mahrum yaşayacağını düşünerek uzun zaman gözyaşı döktü. Ne var ki zaman insanların gözyaşlarını kuruttuğu gibi, acılarını da hafifletir. Gün geldi göz yaşları kurudu. İnsanlar da Üzeyr’i (aleyhisselâm) unutup günlük işlerine daldılar.

Olayın üzerinden yıllar geçti. On, yirmi, otuz, seksen, derken tam tamına yüz yıl su gibi akıp gitti.

Bir gün…

Allah, Üzeyr’in (aleyhisselâm) uyanmasını istedi. Kalbine hayat ışığı vermesi için Cebrâil’i (aleyhisselâm) gönderdi. Ona, ölüleri nasıl dirilteceğini göstermek istiyordu. Hz. Üzeyr öleli yüz sene olmuştu. Buna rağmen toprağın içine dağılmış kemiklerine et giydirildi. Eti deriyle kaplandı.. ve biraz sonra Allah’ın kudretiyle bedenine ruh üflendi. Derken Üzeyr (aleyhisselâm) kanlı canlı bir şekilde yattığı yerden kalktı…

Oturdu, gözlerini ovuşturdu. Tam yüz yıl süren bir ölüm uykusundan uyanmıştı. Etrafına bakınca mezarlığı gördü. Uyuduğunu hatırladı. Ha evet, bahçeden köye dönerken dinlenmek için indiği mezarlıkta uyuya kalmıştı. Aynen böyle olmuştu. Öğlen vakti güneş tepedeyken uyumuştu. Şimdi de batmak üzereydi. Kendi kendine şöyle dedi:

- Fazla uyumuşum, öğleden akşama kadar.

Onu uyandıran Cebrâil (aleyhisselâm) sordu:

- Ne kadar uyudun?

Hz. Cebrâil, ona kaç saat uyuduğunu soruyor olmalıydı:

- Belki bir gün, belki bir günden az...

Cebrâil (aleyhisselâm):

- Hayır, tam yüz yıl uyudun... Sen yüz yıldır uyuyorsun.. Yüz yıldır ölüsün. Allah ölüleri nasıl diriltecek diye hayret edip dehşete kapıldığın zaman öldün ve şimdi tekrar dirildin.

Üzeyr (aleyhisselâm) kalbindeki dehşet ve hayretin, yerini derin bir imana bıraktığını hissetti. Cebrâil (aleyhisselâm) yiyeceklerini göstererek:

- Yiyecek ve içeceklerine bak, değişmediler.

Üzeyr (aleyhisselâm) incire baktı. Değişmemişti. Bıraktığı gibi duruyordu. Rengi, tadı, kokusu aynıydı. Üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen nasıl değişmeden kalabilmişti? İçine kuru ekmek parçaları attığı üzüm suyu tabağına baktı. Bıraktığı gibi duruyordu. Üzüm suyu içilebilecek durumdaydı. Kuru ekmek parçaları üzüm suyunun içinde hâlâ yumuşamayı bekliyorlardı.

Üzeyr (aleyhisselâm) dehşete kapılmıştı. Yüz sene geçmesine rağmen nasıl olmuştu da üzüm suyu değişmemişti. Hâlbuki birkaç saat içinde bozulması gerekiyordu. Hz. Cebrâil, Üzeyr’in (aleyhisselâm) kafasından geçen soru işaretlerini gördü ve derhal eşeğini göstererek dedi:

- Bir de eşeğine bak...

Eşeğin yattığı yere dönüp baktığında un ufak olmuş kemik parçacıklarından başka bir şey göremedi. Cebrâil ona:

- Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istemiştin? Öyleyse yere bak, toprağa. İşte o toprak daha önce senin bineğindi.

Cebrâil (aleyhisselâm), Allah’ın kendisine verdiği yetkiyle eşeğin kemiklerini çağırdı. Birden bire çevredeki kemik parçacıkları bir araya gelmeye ve kemikleri oluşturmaya başladılar. Hz. Cebrâil damarlara, sinirlere ve etlere eski hâllerine gelmelerini emredince de etler eşeğin kemiklerini sarmaya başladı. Biraz sonra etin üzerinde deri ve tüyler belirdi. Yerde eşeğin cansız cesedi yatıyordu. Cebrâil (aleyhisselâm), ruha, cesedi giymesini emretti. Cesede hayat gelir gelmez eşek yerinden fırlayıverdi. Kuyruğunu sallayıp anırmaya başladı. Eşek açlıktan ölmek üzereydi. Onun için anırıyordu.

Üzeyr (aleyhisselâm) gözleriyle muhteşem diriliş mûcizesini görmüştü. Toprağa dönüşen ölülerin yeniden kanlı-canlı bir şekilde hayat bulmalarını, dirilmelerini...

Önünde gerçekleşen mûcizeyi gördükten sonra Üzeyr (aleyhisselâm) şöyle dedi:

- Bütün zerrelerimle biliyorum ki Allah’ın gücü her şeye yeter.

Üzeyr (aleyhisselâm) eşeğe binip köyün yolunu tuttu. Allah, onun insanlar için bir mûcize olmasını istemişti. Onu gören insanlar öldükten sonra gerçekten bir dirilişin var olduğunu anlayacaklardı.

Akşam vakti köyüne girdiğinde şaşırdı. Ne olmuştu? Bu kadar değişmiş olabilir miydi? Evler, caddeler, insanlar, çocuklar hepsi ama hepsi değişmişti. Sokaklarda yürüyen yüzlerden hiçbirini tanımıyordu. Köyden ayrıldığında kırk yaşındaydı. Şimdi ise tam yüz kırk. Hem de çıktığı hâliyle geri dönmüştü. Hiçbir değişikliğe uğramadan. Öldüğü andaki şekli değişmeden. Hâlbuki köy, yüz sene yaşamıştı. Bu süre zarfında neler olmamıştı ki... Kimi evler tamamen yıkılmış yerlerine yenileri yapılmış, eski caddeler gitmiş yerlerine yenileri gelmişti.

“Beni hatırlayacak yaşlı birilerini bulmam lâzım.” diye düşündü. Aradı aradı... Nihayet öldüğünde yirmi yaşına yeni basmış hizmetçisini buldu. Yüz yirmi yaşındaydı. İki büklüm olmuş beli, dökülmüş dişleri, zayıflamış gözleriyle üzerine deri giydirilmiş bir kemik yığınını andırıyordu. Yaklaşarak sordu:

- Ey iyi kalpli yaşlı kadın... Hz. Üzeyr’in evi ne tarafta söyler misin?

Kadın, Üzeyr’in (aleyhisselâm) ismini duyar duymaz ağlamaya başladı ve şöyle cevap verdi:

- Herkes unuttu onu. Yüz sene önce evinden çıktı ve bir daha da geri dönmedi... Allah rahmet eylesin...

Üzeyr (aleyhisselâm), kadına:

- İşte Üzeyr benim. Beni tanımadın mı? Allah beni yüz sene ölü tuttu, sonra tekrar diriltti.

Deyince kadın ona şaşkın gözlerle baktı. İnanmadı önce, hem nasıl inansındı ki? Şöyle dedi:

- Üzeyr olduğunu iddia ediyorsun. Onun duası makbuldü. Hadi sen de gözlerimin açılması, bedenimin eski gücüne kavuşması için dua et de görelim.

Hz. Üzeyr ellerini açarak kadının görmesi ve rahatlıkla yürüyebilmesi için dua etti ve mûcize gerçekleşti. Kadının gözleri görmeye başladı, vücuduna da büyük bir güç geldi. Üzeyr’in (aleyhisselâm) yüzüne baktı baktı... Evet oydu, gerçekten oydu. Yaşlı kadın derhal sokaklarda koşmaya ve bağırmaya başladı:

- Üzeyr döndü! Üzeyr döndü!..

İnsanlar, kadının bu sözleri karşısında dehşete düştüler ve aklını yitirip delirdiğini sandılar. Biraz sonra bilginler meclisi toplandı. Aralarında Üzeyr’in (aleyhisselâm) torunu da vardı. Babası ölmüş, kendisi de seksen yaşına basmıştı. Hz. Üzeyr ise kırk yaşındaydı. Alimlerle birlikte bütün köy halkı Hz. Üzeyr'in ağzından hikâyesini dinledikten sonra ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilemediler. İnanmalı mı, yoksa yalanlamalı mıydılar? Meclisteki âlimlerden biri Hz. Üzeyr’e sordu:

- Baba ve dedelerimizden Üzeyr’in bir peygamber olduğunu işitmiştik. Düşmanlar bulup yakmasınlar diye kendisi Tevrat’ı saklamıştı. Şayet Üzeyr’in Tevrat’ı nerede sakladığını bilebilirsen gerçekten Hz. Üzeyr olduğuna inanırız.

Şöyle cevap verdi Hz. Üzeyr:

- Bu çok basit. Ben Tevrat’ı nereye sakladığımı gayet iyi hatırlıyorum.

Kendisi önde, onlar arkada Tevrat’ı sakladığı yere gittiler ve orada kutsal kitabı çıkarıp onlara gösterdi. Tevrat’ın kâğıtları sararmış, bozulmuş, dağılmıştı. Üzey (aleyhisselâm) eldeki nüshadan istifade ederek Tevrat’ı yeniden yazdı. O zaman bütün insanlar Allah’ın gerçekten onu tam yüz sene ölü tuttuktan sonra yeniden dirilttiğine iman ettiler. Üzeyr’in (aleyhisselâm) şahsı, insanlar için bir mûcize olmuştu.

Üzeyr (aleyhisselâm) vefat ettiğinde Yahudilerin cahilliği efsanelerle birleşerek çok tuhaf bir safsata attı ortaya. Kur’ân bu safsatayı şöyle tasvir ediyor:

- Yahudiler dediler ki: Üzeyr Allah’ın oğludur...

Gerçek şu ki, Allah böyle bir iftiradan uzaktır. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerim’de kendini bize şöyle anlatıyor:

- De ki Allah tektir... O Samed’dir, herkes O’na muhtaç, O ise hiç kimseye muhtaç değil. Doğurmamış, doğrulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur...

Nevzat Savaş