Hz. Yakup ve Hz. Yusuf (aleyhimesselâm) - 2. Bölüm

Hz. Yakup ve Hz. Yusuf (aleyhimesselâm) - 2. Bölüm

Yıllar geçti, Hz. Yusuf büyüdü, olgun bir delikanlı oldu. Üstelik Allah, ona özel bir ilim ve hikmet bilgisi de vermişti. Hz. Yusuf’un olgunluğa adımını atması yeni imtihanlarla karşı karşıya gelmesi demekti. Allah, ona yaşatacağı tecrübelerle gerçek insanın nasıl olması gerektiğini bütün âleme gösterecekti. En ağır imtihanlar peygamberlerin başına gelir ve onlar bu imtihanların sonunda insanlığa gerçek kulluğun en zirve örneklerini sunma fırsatı bulurlar.

Evet, Hz. Yusuf bir erkek güzeliydi. Gönlünün berraklığı, ahlâkının güzelliği yüzüne yansıyordu. Çehresi bir güneş gibi parlıyordu.

O farklıydı. Oturuşu, kalkışı, konuşması, susması... Ondaki asalet Mısır’ın en soylu ailelerinde bile yoktu. Öyle ya, o bir peygamberdi. Babası Hz. Yakup da peygamberdi. Dedesi Hz. İshak da öyle. O, Allah’ın Halil’i Hz. İbrahim’in torunuydu.

Baş vezirin karısı Hz. Yusuf’a âşık olmuştu. Onu elde etmek için denemediği yol kalmamıştı. Fakat emniyetin sembolü Hz. Yusuf köşe bucak kaçmıştı kadından. Hem kendi iffetini hem de efendisinin iffetini düşünüyordu. Sarayda onun için çileli günler başlamıştı. İffetini koruma günleri.

Bir gün... Baş vezirin karısı süslenerek Hz. Yusuf’u odasına çağırdı. İffet abidesinin yüzü yerdeydi. Günaha girmek hayatta en çok korktuğu şeydi. Vezirin karısı bütün kapıları iyice kilitleyip, Hz. Yusuf’u günah işlemeye çağırdı. Korkuyla irkildi temiz insan ve şöyle haykırdı:

- Rabbimin bugüne kadar bana yağdırdığı ihsanlar sonsuz. Efendim de bana iyi davrandı bu güne kadar. Ben, Rabbime de efendime de ihanet edemem.

Kadın birden bire Hz. Yusuf’un üzerine saldırdı. Yusuf (aleyhisselâm) kapıya doğru koştu. Kadın onun arka tarafından tutup gömleğini yırttı. Kapıyı açmak için zorluyordu olanca gücüyle Büyük İnsan. Tam o sırada dışarıdan kapı açıldı. Karşılarında baş vezir ve akrabalarından bir insan vardı. Hz. Yusuf başını eğmiş, hayasından titriyordu. Kadınınsa yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Baş vezir konuşmaya başlamadan kadın öfkeyle öne doğru çıkıp Hz. Yusuf’a iftira attı:

- Karına kötülük yapmak isteyen bir insanın cezası nedir? Ya zindana atmak, ya da dersini alıncaya kadar acı işkence etmek...

Hz. Yusuf’un iffeti söz konusuydu ve iftiraya uğramıştı. Kendini savunmak için şöyle dedi:

- Ben masumum, günah işlemekten Allah’a sığınırım.

Baş vezirle birlikte olaya şahit olan adam araya girerek şöyle dedi:

- Şayet Yusuf’un gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru, Yusuf yalan söylüyor. Yok eğer gömlek arkadan yırtılmışsa Yusuf doğru söylüyor demektir. Kadın da yalancı.

Hep birlikte Hz. Yusuf’un gömleğine baktılar. Arkadan yırtılmıştı ve Yusuf’un (aleyhisselâm) masumiyeti ortaya çıkmıştı. Baş vezir karısını azarlayarak Hz. Yusuf’tan olayı gizlemesini istedi. O günkü toplum, ahlâkî açıdan çökmüş bir toplumdu. Vezir karısını hafifçe azarlamakla yetindi. Herkese hiçbir şey olmamış gibi davranmalarını, olayı ört bas etmelerini söyledi.

Fakat çok geçmeden olay diğer vezirlerin hanımları ve zenginler arasında duyuldu. Herkes baş vezirin karısının bir hizmetçiye âşık olduğunu söylüyordu. Bir gün baş vezirin hanımı haklılığını göstermek için büyük bir ziyafet düzenledi ve kendisini eleştiren sosyete kadınları davet etti. Yemek bittikten sonra her bir kadına meyve ikram etti. Tabaklar içinde elma ve keskin bıçaklar vardı.

Tam bıçakları alıp elmaları kesmeye başlamışlardı ki vezirin karısı Hz. Yusuf’u çağırdı. Yusuf (aleyhisselâm) içeri girdiğinde bütün kadınların gözleri açıldı. Büyülenmişlerdi sanki. Âdeta taş kesilmişlerdi. Bu ne güzellikti. Ellerindeki elmaları keseceklerine parmaklarını kesmeye başladılar. Ne kanı görüyorlardı, ne de acıyı hissediyorlardı. Tek gördükleri, tek hissettikleri şey Hz. Yusuf’un güzelliğiydi. Onun güzelliği karşısında büyülenmişlerdi. Kadınlardan biri bağırdı:

- Aman Allahım!.. Bu bir insan olamaz...

Diğer bir kadın:

- Evet, bu olsa olsa melek olabilir...

Yusuf (aleyhisselâm) haya içinde yere bakıyordu. Yine bir entrikayla karşı karşıyaydı. Vezirin karısı kadınlara kanlarını silmeleri için mendil uzattığında uyanabildiler ancak. Hayretten küçük dillerini yutmuşlardı. Baş vezirin hanımı devreye girerek şöyle dedi:

- Davranışımdan dolayı beni kınamıştınız. Şimdi ne diyorsunuz?

Hepsi de hak verdiler kadına. O da şöyle devam etti:

- Şayet benim istediğimi yapmazsa zindana attırıp rezil rüsvay edeceğim onu.

Yusuf (aleyhisselâm) çevresinin kobralarla sarılı olduğunu görüyordu. Salondan çıkıp ellerini açtı ve şöyle dua etti:

- Ya Rabbi! O kadınların dediklerini yapmaktansa zindana girmek daha hoştur benim için.

Hz. Yusuf için yeni bir imtihan başlamıştı. Olay her tarafta duyulmuştu. Zengin kadınların hikâyesi bütün ülkeye yayıldı. Büyük bir skandala dönüştü. Yusuf (aleyhisselâm) masumdu. Herkes bunu biliyordu. Zengin ve yöneticiler kirlerini ört bas etmek için Yusuf’u (aleyhisselâm) suçlu gösterip zindana attılar.

İftiraya uğramıştı o, suç işlemek bir yana, suçu rüyasında bile görmemişti, kimseye kötülük etmemişti. Mazlumdu, mağdurdu. Kadere rıza gösterip sabretmekten başka çaresi de yoktu. Hz. Yusuf boş durmadı hapishanede. Duramazdı zaten. O bir peygamberdi ve Allah’ı anlatmak onun için hava gibi su gibi bir şeydi. Biliyordu ki Allah’a iman etmiş bir gönül için zindanın karanlıkları bile aydınlık bir cennete dönüşürdü.

Kısa sürede hapishane bir okula dönüştü neredeyse. Yusuf (aleyhisselâm) mahkumlara Allah’ı anlatmaya başladı. Allah’ın varlıkları kuşatan sevgisini, sonsuz merhametini anlattı durmadan. Sık sık şunu sorardı dinleyenlere:

- Ey hapishane arkadaşlarım, bir düşünün, sizin için bir çok tanrıya ibadet etmek mi, yoksa bütün varlıkları yaratan tek Allah’a ibadet etmek mi iyidir? Bunu hangi mantık kabul eder?

Hapse onunla beraber iki genç girmişti. Biri kralın aşçısı, diğeri şarapçısıydı. Aşçı, rüyasında kafasında bir ekmek ve ekmeği yemek için üşüşen kalabalık bir kuş topluluğu, diğeri ise krala şarap sunduğunu gördü. İki genç derhal Hz. Yusuf’a giderek rüyalarını yorumlamasını istediler.

Hz. Yusuf Allah’ı anlatarak söze başladı. Cenâb-ı Hakk’ı insanlara anlatmak için her fırsatı değerlendiriyordu. Şöyle dedi Yüce Peygamber:

- Ey hapishane arkadaşlarım, ben Allah’ı ve Âhiret Günü’nü inkâr eden bir toplumu terk ettim.

Muhatapların kafasında uyanabilecek soruları daha onlar sormadan cevaplandırıyordu. Böyle iyi bir insanın hapishanede işi neydi?

- Şayet onların dediklerini yapsaydım, onlar gibi olacaktım. Ben onları ve gittikleri yolu terk ettim. Atalarım Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. İbrahim’in dinlerine tâbi oldum. Benim sahip olduğum bütün güzellikler, ilmim, hikmetim, ahlâkım Allah’tandır. Allah’ın bana bir lütuf ve ihsanıdır.

Hapishanede herkes kulak kesilmiş bu güzel insanı dinliyordu. Sözleri öyle yumuşak, öyle anlamlıydı ki çabucak kalplerine nüfuz ediyordu. Hz. Yusuf bir öğretmen, mahkumlar birer öğrenci, hapishane de bir okuldu sanki. Güzel yüzlü, güzel sözlü Peygamber sözlerine devam etti:

- Ey zindan arkadaşlarım! Altından, gümüşten, taşlardan ve çeşitli madenlerden yapılan putlar mı hayırlıdır, yoksa şu sonsuz kâinatı bin bir güzellikle süsleyen Allah mı?

Sonra iki gencin rüyalarını yorumladı. Aşçıya asılarak idam edileceğini, diğerine de hapisten çıkıp tekrar kralın hizmetine döneceğini söyledi. Kurtulacak olana:

- Kralın huzuruna çıktığında ona benden bahset. Suçsuz olduğumu anlat, diye de bir ilâvede bulundu.

Hz. Yusuf’un dediği çıktı. Aşçı idam edildi, şarapçı da affedilerek, tekrar saraya döndü. Gel gör ki Yusuf’u (aleyhisselâm) unuttu. Şeytan ona Hz. Yusuf’u unutturdu. Böylece hapisteki yılları birkaç yıl daha uzadı. Bu süreyi mahkumlara nasihat, Allah’a ibadet, kâinatı tefekkür ve insanlığın problemleri için çözümler bulmakla geçirdi. O yıllar Hz. Yusuf’un kulluk ve Allah’ı bilmede ayrı bir derinliğe ulaştığı yıllardı.

Nevzat Savaş