Hz. Yakup ve Hz. Yusuf (aleyhimesselâm) - 4. Bölüm

Hz. Yakup ve Hz. Yusuf (aleyhimesselâm) - 4. Bölüm

Filistin toprakları da kıtlıktan kıvranıyordu. Erzakın Mısır’da olduğunu öğrenen Hz. Yakup gıda satın almaları için çocuklarını Mısır’a gönderdi. Mısır’a vardıklarında Hz. Yusuf onları tanıdı, fakat onlar Yusuf’u (aleyhisselâm) tanımadılar.

Onlardı... Evet, onlardı uzun yıllar önce kendisini kör bir kuyuya atanlar. Hz. Yusuf, onların kervanını çeşitli gıda maddeleriyle doldurdu. Para da istemedi. Fakat en çok sevdiği kardeşi Bünyamin’i getirmediklerini fark edince onu da beraberlerinde getirmeden erzakları teslim etmeyeceğini söyledi. Çaresiz babalarına dönerek küçük kardeşlerini Mısır’a götürmezlerse erzak alamayacaklarını söylediler.

Hz. Yakup (aleyhisselâm) yaşlanmıştı. Yüzündeki derin çizgiler ruhundaki hasret ve hüznün haritasını çizer gibiydi. Hiçbir insan, hasreti, hüznü ve özlemi bir peygamber ölçüsünde hissedemez. Çünkü Cenâb-ı Hak, peygamberleri insanların en duyarlıları olarak yaratmıştır. Ağacın dalından kopup yere düşen bir yaprak onların yüreklerine müthiş bir hicran salar. Yeryüzündeki bütün anaların çocuklarından ayrıldıkları vakit hissettikleri hasret ve acıyı toplasak bir peygamberin herhangi bir sevdiğinden ayrılırken duyduğu hicranla kıyas edilemez. Dünyadaki bütün insanların ıstırabı bir peygamberin ıstırabı karşısında denizde katre gibidir. Bir çocuğun ağlamaklı hâli, bir yetimin hüzünlü bakışı, bir peygamberin gözyaşlarının sel olup akması için yeterlidir.

Hüzün peygamberi Hz. Yakup şöyle dedi çocuklarına:

- Yusuf’un başına gelenlerden sonra size nasıl güvenirim, ikinci oğlumu sizinle nasıl gönderebilirim?

Fakat öyle anlaşılıyor ki kıtlık dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Hz. Yakup küçük oğlunun onlarla beraber gitmesine izin verdi.

Küçük kardeşleri Bünyamin’le birlikte Hz. Yusuf’un huzuruna döndüler. Hz. Yusuf haberleri olmadan gizli bir plân yaptı. Kardeşini çok özlemişti ve onu yanında tutmak istiyordu. Kervana erzak yüklendikten sonra küçük kardeşinin eşyasının arasına kralın gümüş tasını koydurdu. Tam kervan hareket etmek üzereyken tellâl hükümdarın gümüş tasının çalındığını, bu yüzden hiçbir kafilenin aranmadan hareket edemeyeceğini ilân etti.

Kervan hareket edince de Yusuf’un görevlilerinden biri:

- Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız! diye seslendi.

Onlar geri dönüp geldiler ve: “Mesele nedir, ne kaybettiniz ki, bizi suçluyorsunuz?” dediler.

Görevlilerden biri:

- Hükümdarın gümüş tasını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü mükâfat var. Buna ben kefilim, dedi.

Hz. Yakup’un çocukları:

- Allah’a yemin olsun ki, biz buraya fesat çıkarmaya gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız, hiç değiliz!, dediler.

Görevliler:

- Peki, yalancı olduğunuz ortaya çıkarsa, size ne ceza verelim?” dediler.

Onlar:

- Gümüş tas kimin yükünden çıkarsa, ceza olarak onu alıkoyun.

Hz. Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin yüklerini aratmaya başladı. Sonra gümüş tası kardeşi Bünyamin’in yükünden çıkarttı.

Cenâb-ı Hak, Hz. Yusuf’a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plân öğretmişti. Yoksa, Allah dilemedikçe hükümdarın kanununa göre, kardeşini alması uygun olmazdı.

Onlar:

- Eğer o çalmışsa, zaten daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti, dediler.

Hz. Yusuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi.

İçinden de şöyle geçirdi:

- Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların gerçek yönünü Allah pek iyi biliyor ya, o yeter!

Hz. Yusuf:

- Bu durumda kardeşiniz benim kölem olarak burada kalacak, dedi.

Hz. Yusuf’un kardeşini alıkoyması karşısında, şöyle dediler:

- Efendimiz! Sizin affınızı diliyoruz. Ne olur kardeşimizi serbest bırakıp yerine bizden birini alınız. Bizim yaşlı bir babamız var. Döndüğümüzde onu aramızda görmezse perişan olur...

Yusuf (aleyhisselâm):

- Hayır, imkânsız. Biz tası kimin yanında bulduysak onu alıkoyarız. Cezayı suçu işleyen çeker. Başkasını cezalandırmak zulümdür. Zulümden de Allah’a sığınırım.

Gözyaşları içinde döndüler memleketlerine. Başlarına gelenleri bir bir anlattılar babalarına.

- Bize inanmıyorsan, beraber gittiğimiz kafileye sor.

Yakup (aleyhisselâm), Hz. Yusuf’a oynadıkları oyunun aynısını Bünyamin’e de çevirdiklerini söyleyerek bıraktı onları. Üzüntüsü büyüdükçe büyümüştü. Eski hüznüne yeni bir hüzün daha eklenmişti. Yakup (aleyhisselâm) için gözyaşlarıyla sulanmış yeni günler başlamıştı artık. Geceler ve gündüzler onun ağlamalarından başka bir şey görmedi o günden sonra. Hz. Yakup, öyle ağladı ki bir gün gözleri karardı, görmez oldu. Çocuklarını yanına çağırdı ve onlara:

- Derhal Mısır’a gidin, hem kardeşinizi, hem de Yusuf’u var gücünüzle arayın, bulun, dedi.

Yakup (aleyhisselâm) bir peygamber... Eşyanın perde arkasını gören gözlere sahip bir peygamberdi. Yusuf’un rüyasından bu yana cereyan eden olaylar tesadüf olamazdı. Kâinatta tesadüf yoktu zaten. İlâhi hikmet hayatı bir dantela inceliğiyle örüyordu. Hayatta boşluk veya anlamsızlık yoktu. Büyük Peygamber, firasetiyle bunu bilmişti.

Hz. Yakup’un evlâtları Mısır’a varıp Hz. Yusuf’un (aleyhisselâm) sarayına gittiler. Huzuruna çıkıp:

- Efendimiz, kıtlık diyarından geliyoruz, çocuklarımız açtır, fazla da bir paramız yoktur, tek ümidimiz sizin cömertliğiniz. Bir de ne olur küçük kardeşimizi bize teslim edin de, onu yaşlı babasına geri götürelim...

Yusuf (aleyhisselâm) onlara baktı baktı... Sonra kendi dilleriyle cevap verdi onlara:

- Yıllar önce, cehalet ve kıskançlığınızdan dolayı Yusuf’a ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz?

Dehşetle baktılar ona. Oydu, evet karşılarında duran başkası değil, kardeşleri Hz. Yusuf’tu. Bir korku, bir endişe sardı içlerini. Acaba Hz. Yusuf intikamını alacak mı? diye. Onun bir peygamber olduğunu ve peygamberlerin yeryüzünde sonsuz merhametin temsilcileri olduğunu unuttular. Hz. Yusufda onları affetti. Gömleğini çıkarıp onlara verdi ve derhal babalarına götürüp, yüzüne sürmelerini istedi. Böylece görmeyen gözleri açılacaktı. Ayrıca anne- babasını Mısır’a getirmelerini söyledi onlara.

Kervan, Filistin’e doğru yol alırken, Hz. Yakup etrafındakilere:

- Allah’a yemin ederim ki Yusuf’un kokusunu duyuyorum... dedi.

Çevresindekiler Hz. Yakup’un hâline acıdılar. Hüzün ona imkânsız şeyler söyletiyor olmalıydı.

Nihayet kervan varmıştı. Müjdenin elçileri hüzün peygamberinin huzuruna girdiler heyecanla ve Yusuf’un gömleğini verdiler ona. Hz. Yakup hasretle kucakladı gömleği. Öptü, kokladı, kokusunu içine çekti... Yusuf’un kokusuydu gerçekten. Unutamadığı Yusuf’unun kokusu. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Doymadı yüzüne sürdü... Ve mûcize gerçekleşti... Olmazları olduran Allah dileyince... Hz. Yakup’un gözleri açıldı.

Yol hazırlıkları bitince kervan yeniden Mısır’ın yolunu tuttu. Mısır’da babası, annesi ve on bir kardeşi saygıyla eğildiler Hz. Yusuf’un önünde.

Evet çocukken gördüğü rüya gerçek olmuştu... Güneş, Ay ve on bir yıldız ona secde etmişti. Yusuf (aleyhisselâm) acı ve sıkıntılarla geçen hayatını gözünün önünden geçirdi. Allah’ın ihsan ettiği sonsuz nimetleri düşündü... Ve o da Allah’a secde etti..

Nevzat Savaş