Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya (aleyhimesselâm)

Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya  (aleyhimesselâm)

İlginç bir dönemdi. Birbirine zıt binlerce düşünce durmak bilmeyen bir mücadele içinde çarpışıyordu. Siyahla beyaz, hayırla şer aynı çarşıda dolaşıyordu. Allah’a iman büyük bir ışık dalgası şeklinde Kudüs mâbedini sararken, yanı başındaki çarşı ve dükkânlarında yalan ve dolandırıcılık cirit atıyordu. Hayat sahnesinde aynı film oynuyordu. Aydınlıkla karanlık, iyilikle kötülük, hakikatle yalan, hakla batıl arasındaki mücadele devam ediyordu. İşte Hz. Zekeriya (aleyhisselâm) böyle bir çağda yaşadı.

Hz. Zekeriya’nın soyu Hz. Davud’a, oradan da Hz. İbrahim'e dayanıyordu. İsrailoğullarına gönderilen peygamberlik silsilesinin son halkalarındandı. Kudüs’teki büyük mâbette insanlara tebliğ ve irşatta bulunuyordu.

Allah'ın kendisine ilim ve hikmet öğrettiği büyük bir peygamberdi. İmran adında bilgi ve fazilet sahibi bir akrabası vardı. Mescitte insanlara namaz kıldıran İmran’ın, uzun yıllar geçmesine rağmen çocuğu olmamıştı. İmran'ın hanımı ile Hz. Zekeriya'nın hanımı kardeşti.

Bir sabah İmran'ın karısı, bahçedeki kuşlara yem atarken bamteline dokunan bir manzarayla karşılaştı. Ağacın dalları arasındaki kuş yuvasını seyretmeye başlamıştı. Ana kuşun yavrusunu beslemek için çırpınışları, onun analık duygularını harekete geçirmişti. İlerlemiş yaşına rağmen Allah, ona evlât nasip etmemişti. Şefkat hisleri galeyana gelerek içinde şiddetli bir çocuk sahibi olma arzusu uyanmıştı. Tam bir ihlâs içinde ellerini açtı ve Allah'tan kendisine bir bebek vermesi için duaya başladı.

O sırada semanın kapıları açıktı. Allah, onun bu halis duasını kabul buyurdu. Hamile olduğunu anladığı gün sevincinden uçacak gibiydi. Kendini Allah’a adamış mübarek bir kadındı. Ellerini açıp Allah’a şöyle teşekkür etti:

- Allahım! Karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, büyüdüğünde her şeyiyle senin yoluna hizmet edecek. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz duaları işiten, niyetleri bilen yalnız Sensin!

Bunun anlamı şuydu: Doğan çocuk, hayatı boyunca mâbette kalıp, ibadetle meşgul olacak ve oranın hizmetlerini görecekti. O sıralarda din hizmetlerine sadece erkek çocuklar nezredilirdi. Kız çocuklarının nezredildiği hiç vaki olmamıştı. Dini hizmete adanan bu erkek çocuklar, kendi işlerini kendi ellerine alıncaya kadar orada hizmette bulunup, ilim öğrenir ve arzularına uygun gelirse, sonradan o hizmette kalırlardı.

Ve doğum zamanı geldi. Ne yazık ki, beklediği gibi çıkmamıştı. İmran’ın hanımı bir kız çocuğu doğurmuştu. Şaşırmıştı. Zira o, mâbedin hizmetlerini görecek ve kendini ibadete adayacak bir erkek çocuk bekliyordu. Buna rağmen Allah’a verdiği sözü yerine getirmeye karar verdi. Şöyle dua etti:

- Rabbim! Ben bir kız doğurdum. (Zaten Allah, onun ne doğurduğunu biliyordu) Erkek evlât, mâbet hizmetlerinde elbette kız gibi değildir. Adını da Meryem koydum.

Allah yakarışlarını işitmişti. Zira O, konuştuklarımızı, kendi kendimize fısıldadıklarımızı, yapmayı isteyip de yapamadıklarımızı... evet her şeyi işitir ve bilir. Pekâlâ biliyordu onun ne doğurduğunu. Doğacak çocuğun erkek mi, kız mı olacağını zaten O belirliyordu. İmran’ın hanımı Allah’tan kızını ve kızının neslini şeytanın kötülüklerinden korumasını da istedi.

Allah, annenin duasını kabul etti ve Meryem’i en mükemmel şekilde yetiştirdi. Çünkü ilâhi rahmet, büyüdüğünde onun insanlık tarihinin en üstün kadını olmasını istemişti. İsa’yı (aleyhisselâm) mûcizevi bir şekilde doğuracaktı. Âdem (aleyhisselâm) anasız babasız yaratılmıştı ve bu bir mûcizeydi. İsa (aleyhisselâm) ise babasız dünyaya gelecekti. Evlenmemiş, kendisine erkek eli değmemiş tertemiz bir anneden doğacaktı.

Meryem doğmadan önce babası vefat etti. Mâbetteki âlimler kendileri gibi büyük bir âlimin kızı olan, üstelik mâbede adanan bu küçük bebeği himayelerine alıp terbiyesini üstlenmek için amansız bir yarışa girdiler. Bu görev onlar için büyük bir şeref olacaktı. Fakat kim alacaktı Meryem’i?

Zekeriya (aleyhisselâm):

- Onu yetiştirme görevini ben almalıyım. Zira o benim yakınım. Hanımım da onun teyzesi. Üstelik ben bu ümmetin peygamberiyim, dedi.

Diğer âlimler araya girdiler:

- Neden bizden biri bu işi üstlenmesin ki? Hayır, böyle yüksek bir onuru sana kaptırmayız. Buna razı değiliz.

Nihayet aralarında kura çekmeye karar verdiler. Aksi taktirde sonu gelmez bir tartışma başlayacaktı. Evet, kurayı kim kazanırsa Meryem’i büyütme görevi ona verilecekti. Meryem yere konuldu. Yanı başına da âlimlerin Tevrat'ı yazmada kullandıkları kalemleri. Sonra kurayı çekmesi için olaydan habersiz küçük bir çocuk getirdiler ve ona kalemlerden birini seçmesini söylediler. Çocuk, Zekeriya’nın (aleyhisselâm) kalemini seçti. Zekeriya (aleyhisselâm):

- Allah’ın hükmü belli oldu, dedi.

Diğer âlimler:

- Hayır, dediler, kalemlerimizi nehre atalım. Kimin kalemi akıntının tersine giderse o galip olsun.

Kalemlerini nehre attılar. Bütün kalemler akıntıya kapılıp gitti. Zekeriya’nınki (aleyhisselâm) hariç. Evet sadece onun kalemi akıntının tersine gitmişti. Çaresiz, Hz. Meryem’i Zekeriya’ya (aleyhisselâm) vermek zorunda kaldılar. Böylece Meryem'in terbiye, himaye ve eğitimini İsrailoğullarının peygamberi Hz. Zekeriya üstlenmiş oldu.

Meryem büyüyüp olgunlaşınca Hz. Zekeriya ona mâbette "mihrap" adını verdiği özel bir oda tahsis etti. Hz. Meryem zamanının çoğunu burada geçiriyordu. Burası onun, kendini ibadet ve tefekküre saldığı küçük dünyasıydı. Zekeriya (aleyhisselâm) ona ders vermek ve yiyecek getirmek için mihraba her girişinde yanında türlü türlü yiyecekler görüyordu. Hz. Zekeriya bu çocuğun sıradan biri olmadığını, Allah katında çok makbul bir kul olacağını anlamıştı. Hz. Meryem’in odası, yaz mevsiminde kış meyveleri, kış mevsiminde de yaz meyveleriyle doluyordu. Zekeriya (aleyhisselâm) Meryem’e bu yiyeceklerin nereden geldiğini sorunca Meryem her defasında Allah’tan geldiğini söylüyordu. Bu olay defalarca tekrarlanmıştı.

Zekeriya (aleyhisselâm) yaşlanmıştı artık. Saçlarına aklar düşmüş, vücudu iyice ağırlaşmış, yaşlılık kendini iyiden iyiye hissettirir olmuştu. Hanımı da onun gibi yaşlıydı. Üstelik kısır olduğu için o güne kadar kocasına bir evlât da verememişti. Zekeriya (aleyhisselâm) ilim ve hikmeti öğrenip, halkına doğru yolu gösterecek, insanları Allah’a çağıracak bir evlâdı olmasını çok istemişti. O, bu düşüncelerini hiç kimseye açmamıştı, karısına bile. Fakat açık-gizli her şeyi bilen Allah bunu biliyordu.

Zekeriya (aleyhisselâm) o sabah yine mâbede, Hz. Meryem’in mihrabına gitti. Henüz turfanda meyveleri görünce ona:

- Ey Meryem, Bu yiyecekleri nereden buluyorsun? dedi. Hz. Meryem:

- Bunlar Allah’tan... Allah dilediğine sayısız rızık verir, şeklinde cevap verdi.

Zekeriya (aleyhisselâm) heyecanla mâbede döndü ve derhal ellerini kaldırdı. Meryem'e o harika nimetleri veren kudret başka nimetler vermeye de kadirdi:

- Ey Rabbim! Yücelerden yücesin... Senin her şeye gücün yeter...

Çocuk özlemi kalbini yakmıştı. Zekeriya (aleyhisselâm) duasına şöyle devam etti:

- Ya Rabbi! İyice yaşlandım artık, kemiklerim zayıfladı, eridi, başımdaki saçlarım ağardı, beyaz alevler gibi tutuştu. Ya Rabbi! Sana ne için yalvardıysam geri çevirmedin, beni mahrum etmedin. Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek akrabamdan ötürü endişeliyim. Eşim de kısır. Bana lütuf ve kereminden öyle bir varis nasip et ki, Yakup hanedanına da mirasçı olsun. Onu razı olacağın bir insan eyle ya Rabbi!

Zekeriya (aleyhisselâm) alçak sesle Allah’tan kendisine bir çocuk vermesini istiyordu. Peygamberliği, hikmeti, fazileti ve ilmi miras alacak bir çocuk. Zira o, bir peygamber gönderilmediği takdirde halkının yanlış yollara sapmasından korkuyordu.

Ve Allah duasını kabul etti. Bu sırada melekler ona şöyle seslendiler:

- Ey Zekeriya! Müjdeler olsun... Yahya isminde bir çocuğun olacak. Allah, daha önce hiç kimseye bu adı koymadı.

Hz. Zekeriya bu müjde karşısında çok sevindi. Zira daha önce eşi benzeri görülmemiş bir çocuğu olacaktı. Yüreği büyük bir mutlulukla çarparken şöyle dedi:

- Yücelerden Yüce Rabbim! Benim nasıl çocuğum olabilir ki? Eşim kısır ve ben yaşlı bir insanım.

Evet, onu dehşete düşüren kendisinin yaşlı ve hanımının da kısır olmasıydı. Ancak melekler ona:

- Öyledir, fakat Rabbin buyurdu ki: Bunu yapmak Bana pek kolay. Nitekim seni yoktan var eden Ben değil miyim? Allah’ın dileği ise mutlaka gerçekleşir. Zira O’na zor gelecek hiçbir iş yoktur. Olmasını dilediği şeye ol deyince o şey derhal oluverir... Hem Allah seni, yoktan var etmiştir.

Zekeriya’nın (aleyhisselâm) kalbi Allah’a hamd, şükür ve övgüyle doldu. Allah’tan kendisine bir alâmet göstermesini istedi. Bunun üzerine Allah:

- Senin alâmetin üç gün boyunca insanlarla işaretleşme dışında konuşmamandır, buyurdu.

Evet Allah ona üç gün konuşamayacağını söylemişti. Kendinde konuşacak gücü bulamayacaktı. Hasta değil, sağlıklı olacaktı. İşte böyle olduğu zaman karısının hamile olduğuna kesin kanaat getirecek ve Allah’ın mûcizesi gerçekleşmiş olacaktı. O zaman halkının karşısına çıkıp işaret yoluyla Allah’ı sabah akşam çokça tesbih etmelerini isteyecekti.

Zekeriya (aleyhisselâm) bir gün insanların karşısına çıktı. Kalbi Allah’a şükürle doluydu. Konuşmak istedi. Ne var ki konuşamadı. İlâhi mûcizenin gerçekleştiğini anladı ve kavmine el hareketleriyle sabah-akşam Allah’ı tesbih etmelerini emretti. Kalbiyle Allah’ı tesbih etmeye başlamıştı kendisi. Mutluluğu sonsuzdu. Zira meleklerin müjdesini verdiği Yahya doğacaktı.

Evet, ilk kez ismini babasının vermediği bir çocukla karşı karşıyayız. Çocuğa ismini annesi de vermemişti. Ona ismi veren Âlemlerin Rabbi Allah’tı. Allah, Hz. Zekeriya’ya oğlu Yahya’nın hikmet sahibi, merhametli, temiz kalpli ve büyük bir peygamber olacağını da müjdelemişti. Sevinçten uçacak gibiydi. Allah için namaz kılıp şükrederken gözyaşları, ihtiyar yüzüne akıyor, ağarmış sakallarını ıslatıyordu.

Yahya’nın (aleyhisselâm) doğumu yaklaşmıştı. Filistin’e bahar gelmişti. Dağlar yeşillenmiş, sema iyice berraklaşmıştı. Ay, gümüş ışıklarıyla ağaç ve tarlaları baştan başa yıkıyordu âdeta. Güller açmış, portakal ağaçları çiçeklenmiş, mis kokuları her tarafa yayılmıştı. Bülbüller sevinç dolu şarkılar söylüyorlardı. Rüzgâr, güzelliğin sihirli mânâlarını fısıldıyordu varlıkların kulağına.

İşte o gün Yahya (aleyhisselâm) doğdu. Doğumu bir mûcizeydi. Zira o, babası Hz. Zekeriya’nın, evlâttan ümidini kestiği uzun bir hayatın ardından gelmişti dünyaya. O, Hz. Zekeriya’nın kalbine hayat veren saf, temiz bir müjdenin ardından; saflığın, iyiliğin zirvede olduğu kadar, azgınlığın da zirvede olduğu bir asrın ortasında gelmişti.

Hz. Meryem, o devirde, iffeti temsil ediyordu. Onun güzel kokularla sarılı, dış dünyaya kapalı mihrabı, birbiri ardınca kıldığı namazlar ve gönülden yükselen yakarışlarla aydınlanıyordu. Mâbet, Allah’a inanan insanlarla dolup taşarken, onun dışındaki çarşı-pazar ve şehirlerde zulmün bayrakları dalgalanıyordu.

Hz. Zekeriya dönemi, Filistin bölgesinde fitnenin bir cadı kazanı gibi kaynadığı bir dönemdi. Bencillik, menfaatperestlik, makam sevdası yürekleri esir etmişti. İsrailoğullarının âlimleri din kisvesi altında insanları sömürüyor, dünyevî emelleri için Roma'nın zalim hükümdarlarıyla gizli gizli anlaşmalar yapıyorlardı. Hz. Zekeriya onların bu tutumlarını reddediyor, yanlışlarını mâbette geniş kalabalıklar karşısında ilân ediyordu.

Hz. Zekeriya, her zaman haksızlık ve kötülüğün karşısında durdu. Vaazlarında işlenen günahların çirkinliğini korkusuzca anlattı. Onun söz, davranış ve itibarı, gücü elinde bulunduran menfaat odaklarının bütün hesaplarını alt üst ediyordu. Halk onu seviyor, sözlerini ölçü kabul ediyordu. Ne yapıp edip, onu halkın gözünden düşürmek, sonra da ortadan kaldırmak gerekiyordu.

İsrailoğulları, Hz. Zekeriya'nın itibarını lekelemek için ona çirkin bir iftira attılar. Gecenin karanlığında örülen Yahudi entrikası saat gibi çalışmaya başlamıştı. Bütün şer odakları Hz. Zekeriya'yı ortadan kaldırmak için anlaşmışlardı. Gücü elinde bulunduranlar, zenginler ve dini dünyevî amaçları için kullanan hahamlar. İsrailoğulları kendi peygamberlerini öldüreceklerdi. Bu ne ilkti, ne de sondu. Daha önce de defalarca günahkâr ellerini peygamberlerin tertemiz kanlarına bulamışlardı. İsrailoğulları, Hz. İsa'nın doğumunu bahane ederek, O Büyük Peygamberin, temizlerden temiz Meryem validemizle zina ettiğini söylediler. Hz. Zekeriya masumiyetini ispatlamak için ne kadar çırpındıysa da kâr etmedi. Benî İsrâil, ilâhi vayhe mazhar peygamberlerini hunharca katlettiler. Hz. Zekeriya'nın mübarek ruhu Cennet’e kanatlanırken, İsailoğullarının bu cinayeti tarihe kara bir leke olarak geçti.

Daha sonra Hz. Zekeriya'nın sadık talebeleri onun mübarek nâşını alıp, Haleb'e getirdiler ve burada defnettiler.

Bugün, Halep Emevi Camii’ne gidenler, caminin bir köşesinde küçük bir odacık görürler. İçeriye girdiklerinde yeşil ışıkların hâle gibi sardığı bir türbeyle karşılaşırlar. Burası, bir yüce peygamberin, Zekeriya’nın (aleyhisselâm) kabri. İsrailoğullarının günahkâr elleriyle Cennet’e uçan şehit peygamber…

Yahya’nın (aleyhisselâm) çocukluğu, diğer çocuklarınkinden farklı geçti. Yaşıtları ona “Hadi oyun oynayalım.” dediklerinde O, “Ben bunun için yaratılmadım.” demişti. Gençlerin çoğu, kötü alışkanlıklarla günlerini gün ederken O, hayatı boyunca ağırbaşlı ve tertemizdi. Bazı çocuklar hayvanlara eziyet ederek eğlenirlerken Hz. Yahya onlara şefkat kanatlarını geriyor ve kendi yiyeceğinden yediriyordu. Sonuçta kendisi ya aç kalıyor ya da açlığını gidermek için ağaçlardan kopardığı meyve veya yaprakları yiyordu. Yaşı ilerledikçe yüzünü bir nur hâlesi kaplıyor, kalbi de hikmet, Allah sevgisi ve huzurla doluyordu.

Küçüklüğünden beri, okumaya ve ilme merakı vardı. Büyüyüp olgunlaşınca Allah ona “Ey Yahya, Kitab’a sımsıkı sarıl!” diye hitap etti. Sonra ona hikmet verip, merhamet dolu, arı-duru bir gönül ihsan etti. Artık o da bir peygamberdi. Kudüs’teki mâbette insanlara içten ve dokunaklı vaazlar ediyordu. Daha çocukken, insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda hüküm verme kabiliyeti verilmişti ona. İnsanlar arasındaki davaları karara bağlıyor, onlara dinin anlaşılmayan taraflarını açıklıyor, doğru yolu gösteriyordu.

Şehit peygamberin oğlu Hz. Yahya'nın yaşı ilerledikçe bilgisi ummanları aştı. Yüreğindeki şefkat bütün varlıkları kuşatacak kadar genişledi.

Hz. Yahya evlenmedi. Kendini Allah'a ibadete ve insanları irşada adadı. Hayatını, Filistin, Suriye ve Ürdün topraklarında mekik dokuyarak geçirdi. İnsanları tek Allah'a ibadet etmeye, hesap gününe hazırlık yapmaya çağırıyordu. Filistin vadileri onun sesiyle sarsılıyor, Suriye'nin dağ ve tepeleri onun vahiy kokan nefesleriyle hayat buluyor, Ürdün'ün kızıl dağları, onun çağrılarını uçsuz bucaksız çöllere taşıyordu.

Hz. Yahya şehri terk edip çöle gitti, dağlara çıktı, mağaralarda zahidane bir hayat yaşadı. Kalın yünden elbiseler giydi. Ağaçların yapraklarıyla beslenip, nehirlerden ve kaynaklarından su içti. Gördüğü insanlara Allah'ın melekûtunun yakın olduğunu haykırdı. Güçlü sesi bütün dağ ve vadileri çınlatıyordu. Günahlardan tövbe etmeye çağırıyordu insanları.

Onun gür sesini duyanlar sel olup aktılar ona. Nihayet Ürdün Nehri’ni mesken tuttu kendine.

Burası Mağtas. Hz. Yahya’nın insanları günahlardan arınmaya çağırdığı yer. Kutsal Ürdün Nehri burası. Hz. Yahya tövbe etmeye gelen insanların bedenlerini burada nehrin sularıyla yıkadıktan sonra, onlara ruhlarını gözyaşı ve ibadetle temizlemelerini öğütlüyordu. Kudüs'ten, Eriha'dan, Suriye'den ve dünyanın birçok yerinden akın akın buraya koşan insanların bedenleri Hz. Yahya’nın mübarek elleriyle temizlendi, ruhları onun semavî nefesleriyle yıkandı. Buradaki dağlara kulak verseniz, suların şırıltılarını dinleseniz size Hz. Yahya'dan neler neler fısıldarlar.

Hz. Yahya'nın sevgisi bütün kalplere taht kurmuştu. İnsanlar sahradan yükselen bu haykırışa evet demiş ve koşmuşlardı. Vahşi hayvanlar bile, görür görmez onun Allah’ın nebisi Yahya olduğunu anlıyorlardı. Başlarını önlerine eğiyor ve Yahya (aleyhisselâm) uyurken kimsenin onu rahatsız etmemesi için gözcülük ediyorlardı. Bazen Yahya (aleyhisselâm) yemek yerken yanına yaklaşarak yemeğinden yiyorlardı. Hz. Yahya ise onlara acıyor ve yemeğinin hepsini veriyordu. Kendisi ise aç olarak geçiriyordu gecesini. Karnından önce kalbini doyurmayı tercih ediyor, namaz ve tesbihe veriyordu kendini. Geceler, gözyaşları, Allah aşkının ifadesi zikir ve şükür nidalarıyla geçiyordu. Allah’ı anlatırken diline ve davranışlarına yansıyan samimiyeti insanların kalplerini yumuşatıyor, çok geçmeden gözlerinden yaşların boşalmasına vesile oluyordu. Samimiyetiydi sözlerine tesir gücü veren... Kelimelerin, yüreğinden samimi bir çığlık hâlinde çıkmasıydı.

Bir sabah insanlar Hz. Yahya’nın mabette bir konuşma yapacağını duyunca hemen oraya koştular. Mabet ağzına kadar dolmuştu. Yahya (aleyhisselâm) şöyle başladı konuşmasına:

- Yüce Rabbimiz şu beş şeyi emretti:

Allah’a ortak koşmadan ibadet edin. Allah’a ortak koşan ve O’ndan başkasına ibadet eden kimse, efendisine değil de, bir başkasına çalışan köleye benzer. Hangimiz kölesinin böyle yapmasını isteriz?

Namaz kılın. Allah namaz kılan kullarını görür. Namazlarınızı huşu içinde kılın.

Oruç tutun. Oruç tutan kimse gül esansı taşıyan ve yürürken etrafına güzel kokular saçan kimseye benzer.

Zekât ve sadaka verin. Bir adam düşünün ki düşmanları onu esir aldı. Tam öldürmek üzereyken adam bütün malını onlara verdi. Bunun üzerine onlar da onu serbest bıraktı. İşte zekât ve sadaka insanı günahların esaretinden kurtarır.

Aziz ve Yüce olan Allah’ı çokça zikredin. Bu da şu adamın misaline benzer ki: Düşmanları onu yakalamak istiyor. O da kaçıyor, sağlam bir kaleye sığınıyor ve kurtuluyor. İşte kalelerin en emniyetlisi Allah’ı zikretmektir. Bu kaleden başka bir kurtuluş kapısı da yoktur.

Yahya (aleyhisselâm), konuşmasını bitirdikten sonra minberden indi ve çöle geri döndü. Çölde, uçsuz bucaksız kum tepeleri uzanıyor ve ufukta birleşiyordu, ıssızdı. Rüzgârın sesi, ağaçların nefesi ve dağlarda gezen vahşi hayvanların ayak seslerinden başka bir ses yoktu orada. Yahya (aleyhisselâm) bu ıssız ve uçsuz bucaksız çölde namaz kılıyor, Allah’ı zikrediyor, gözyaşı döküyordu.

Ürdün’de, Makirus Dağı’nın tepesinde bir kartal yuvası gibi kurulmuş kale, tarihin en acı sahnelerinden birine tanıklık etti. Burada yaşananlar tarihe kara bir leke olarak geçti. Çünkü Makirus Kalesi’nin taşlarında Hz. Yahya’nın vücudundan damlayan kan izleri var.

Sahra'dan yükselen peygamber sesine insanların kulak vermesi, ne dönemin Filistin valisi Herodos'un, ne Romalı eşrafın, ne de bir kısım Yahudi din adamlarının hoşuna gitmişti. Hz. Yahya, insanları, merhamete, paylaşmaya, eşitliğe, tek Allah'a ibadete çağırıyordu. Onun geniş halk kitlelerince bir cazibe merkezi hâline gelmesini kendi iktidarı adına bir tehdit olarak gören Herodos onun yakalanıp zindana atılmasını emretti.

Yüce Peygamber, Ölü Deniz’e tepeden bakan, sıra sıra dağları gece gündüz süzen bu ıssız kaleye hapsedildi. Halkın galeyana gelmesini önlemek için de talebelerinin onu zindanda ziyaret etmelerine izin verildi.

Herodos, İsrailoğullarına karşı kendini, dindar bir yahudi olarak lanse ediyor, fakat dinin izin vermediği her türlü kötülüğü işliyordu. Öyle ki bir gün Roma'da ziyaretine gittiği kardeşinin karısı Herodya'yı ve kızı Salomi'yi alarak Filistin'e kaçtı. Çok geçmeden halkın tepkisine ve din adamlarının itirazlarına rağmen Herodya ile evlendi. Herodya aynı zamanda kendisinin yeğeniydi. Gözü sürekli yukarılarda olan bir kadındı. Herodos, zamanının çoğunu gözlerden uzak noktada yaptırdığı bu kalede geçirirdi. Makirus Kalesi’nin bir yanında çirkin eğlence hayatı, diğer yanında da acı vardı.

Herodos bir gün, ayağında zincirler, ellerinde kelepçelerle Hz. Yahya’yı huzuruna getirtti. Yahya’dan (aleyhisselâm) Herodya'yla olan nikahlarının helal olduğuna dair fetva vermesini istedi. Fakat Şanlı Peygamberin cevabı gayet sert ve netti: "Bu kadını derhal boşa, o sana helal değil, çünkü o senin hem yeğenin, hem de hâlâ kardeşinin nikahı altında bulunuyor."

Herodos'un dili tutulmuştu sanki. Hz. Yahya'nın mehabetinden korkuyordu. Onu hemen huzurundan çıkarttı. Herodya'nın gözlerinde şimşekler çakıyordu. Kocasından derhal Hz. Yahya’nın kellesini istedi. Fakat Herodos halkın tepkisinden korktu. O günden sonra Herodya'nın tek derdi vardı. Kendisini küçük düşüren o insanı öldürtmek. Bunun için plânlarını yavaş yavaş yapmaya başlamıştı bile.

Bir gece... Herodos'un doğum gününü kutlamak üzere Makirus Kalesi baştan başa aydınlatılmıştı. Herodos, dansları dillere destan Herodya'nın kızı Salomi'den kendisi için dans etmesini istedi. Buna karşılık onun her türlü dileğini gerçekleştireceğine yemin etti. Salomi, valinin isteğini yerine getirdikten sonra, vali ona "Dile benden ne dilersen?" dedi. Salomi, annesinin gözlerinin içine baktı ve: “Gümüş bir tepsinin üzerinde... Hz. Yahya’nın kellesini istiyorum..." dedi. Herodos korkuyla "Her şeyi iste, fakat bunu benden isteme." dedi. Herodos'un korkuları büsbütün arttı. Salonda bulunan Romalı beyler, Yahudi kâhinler ve İsrailoğullarının zenginleri Herodos'a verdiği sözü hatırlattılar. Çok geçmeden kibir, gurur bütün korkuları bastırdı ve Herodos haykırdı: "Yahya'nın kellesini getirin..."

Biraz sonra Makirus Kalesi’nin duvarlarına bir peygamberin masum kanı damlıyordu. Hz. Yahya, tıpkı babası Zekeriya (aleyhisselâm) gibi Rabbisine kavuşurken İsrailoğulları bir kurtarıcılarının daha kanına girmiş, insanlığı bir ulu rehberden mahrum etmişlerdi.

Hz. Yahya'nın şehit edilmesinden sonra talebeleri onun mübarek nâşını alarak Şam'da defnettiler. Bugün, Şam Emevî Camiî’nin bir köşesinde Yahya’nın (aleyhisselâm) mezarı bulunuyor.

Dimeşk Tarihi’ni yazan ünlü tarihçi İbn Asakir kitabında Zeyd bin Vakid'den şöyle bir olayı naklediyor: "Şam Emevî Camiî’nin inşaatı sırasında Hz. Yahya’nın mübarek başını gördüm. Kıble yönünde, Mihrabın yanındaki sütunlardan birinin altından çıkartıldı. Saç ve derisinde hiçbir değişme izi yoktu. Sanki az önce şehit edilmiş gibi taptazeydi..."

Nevzat Savaş