Nasıl Bir Tevekkül?

Lügatte tevekkül; "dayanmak, güvenmek, vekil tutmak, her işini Allah'a bırakma, üzerine düşen her gayreti gösterip gücünün yetmediği yerde Allah'tan bekleme gibi" manalara gelmektedir.

Nasıl Bir Tevekkül?
Nasıl Bir Tevekkül?

Literatürde tevekkül; her hususta Allah'a güvenmek, dayanmak, teslim olmak ve işlerini Allah'a havale etmek demektir.

     Müslüman'ın Allah'ın katında olana güvenip halkın elindeki ve avucundakine göz dikmemesi, endişe ve rızık kaygısı halini minimize ederek tam bir kalb-i selimle Allah'a teslim olması da tevekküldür.

     Bu hal üzere olana Müslüman'a da mütevekkil Müslüman denmektedir. Tevekkül kavramı Kur'an'da türevleriyle birlikte 69 defa zikredilmektedir. Tevekkül kavramının Kur'an'da birçok ayette zikredilmesi her halde tesadüf eseri olmasa gerektir.

     Kur'an’ın özüne uygun düşmeyecek şekilde ve halk arasında en fazla istismara uğrayıp anlam kaymasına uğrayan kavramlardan birisinin de, hiç şüphesiz tevekkül kavramı olduğu inkâr edilemez.

     "Allah'a tevekkül edene Allah yeter..." ayeti aslında kulun acziyet ve muhtaç oluşunun lisan-ı hal ile ilan edilişidir.

     Allah'ın insanlık için koyduğu genel geçer kurallar vardır. Asıl olan insanlığın bu kurallara uygun hareket edip O'na dayanmasıdır. Eğer güreş müsabakalarına katılıp kazanma gibi bir idealin varsa, idman ve ısınma hareketini yapmak zorundasın. Kaldı ki yarın müsabakalarda kısmetine bir Yahudi'nin ya da Hristiyan'ın çıkmayacağı ne malum. Şayet iyi bir güreşçi değilsen Yahudi'ye yenilme ihtimalin de yok değildir. Öyle yan gelip yatarak 'Ben Allah'a tevekkül ettim' demenle Allah'a tevekkül etmiş olmazsın. Bu çarpık mantıkla Allah'ın sana yardım edeceğini umuyorsan daha çok beklersin.

     Yenilmemek için yenilenmen gerekir. Er meydanında Yahudi'ye hazırlıksız yakalanıp yenilirsen garipsenecek bir durum olmaz. Hele senin yenilmen hakkın yenilmesi anlamına hiç gelmez. Bu yanlış tevekkül anlayışınla hakkı temsil edemediğin gibi Allah'ın gaybi yardımlarına da müstahak olmazsın. Aslında bu durumda yenilgiye uğrayan hakkın kendisi değil, belki hakkın ölçütlerine uygun hareket etmeyen Müslüman'dır.

     Allah, er-geç hakkın batıla galip geleceğini ve kendi dostlarını karanlıktan aydınlığa çıkaracağını söylemiştir? Mevlana'nın şu sözü meramımızı güzel ifade etmektedir:

Sen var gününde "Allah" dersin de,

O, dar gününde sana "kulum" demez mi?

      Miskince oturup üretmeyen ve azme sarılıp gayret göstermeyenin tevekkülü sizce bir işe yarar mı? Çünkü 'insana ancak yaptığının karşılığı vardır'.

     Şunu asla unutmamak lazım: AB(D) ve israil, İslam Dünyasına ilim ve irfanla değil, he zaman maddi güç ve modern silahlarıyla boyun eğdirmeye çalışmışlardır. Vahşi ve cani suratlarını hümanizm, insan hakları, özgürlük ve demokrasi safsatalarıyla şirin göstermeye çalışmaktalar. Hakeza gerçek çehrelerinin bilinmemesi için de bu kavramların arkasına sığınarak insanlığı aldatma işine devam ediyorlar.

     Bu barbarların Müslüman beldelerde işledikleri katliamların haddi hesabı yoktur. Yetmedi, yaptıkları canavarlıklar karşılığında dişlerinin kirasını da istemekteler. Doğrusu batılı sömürgecilerin tek derdi vardır: İslam Dünyası’nın yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını talan edip sömürmektir. Bu mimsiz medeniyetin gayri meşru çocuklarının, Afganistan, Yemen, Irak ve Suriye'de yaptıkları yıkım ve talanı bütün dünya gördü. Batı, sergilediği vahşetle dünyaya medeni değil, edeni olduğunu yani; aşağılık ve alçak olduğunu gösterdi. Bu zalimler, girdikleri İslam beldelerinde halklara kan, ölüm ve gözyaşından gayrı ne bıraktı?

     Ateş medeniyetinin çocuklarını ancak su medeniyetinin çocukları durdurabilir. Kur'an'da, Furkan’la birlikte indirilen 'hadid' gücü ve kuvveti temsil etmektedir. Allah: "Celalim hakkı için, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve mizanı (adaleti) indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsun(ve yaşatsınlar!)  Hem kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için (birçok) menfaatler bulunan hadid'i (demiri) bir nimet olarak indirdik..." (Hadid:25)

     Anlaşılan odur ki kuvvet ve hak bir çizgi üzerinde birleşmeden yeryüzünde adaletin hâkim olması muhaldir. Allah'ın arzını kuşatacak zaferleri tadabilmenin yolu Müslümanların sabırlı, ihlaslı ve muttaki olmasından geçmektedir. Müslümanlar hedefe varma yolunda kendi iç dinamiklerini harekete geçirmeden, yeni strateji ve yöntemler geliştirmeden ezilmeye mahkûmdurlar.

     "Fakat bir görüşte karar kıldığında, artık (işe giriş ve) Allah'a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran: 159)

     "Eğer Allah size yardım ederse, artık size galip gelecek kimse yoktur! Hâlbuki sizi yardımsız bırakırsa, o takdirde O'ndan sonra size kim yardım edebilir? Öyle ise mü'minler artık ancak Allah'a tevekkül etsinler!" (Al-i İmran:160)

     Üstad Bediüzzaman Sözler kitabında bu ayetleri şöyle açıklıyor "Tevekkül (işlerinde Allah'a güvenmek) esbabı(sebepleri) bütün bütün reddetmek değildir, belki esbabı, dest-i kudretin(Allah'ın kudretinin) perdesi bilip riayet ederek esbaba teşebbüs (sebeplere müracaat) ise, bir nevi dua-yı fiili telakki(kabul) ederek, müsebbebatı (neticeleri) yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri O'ndan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir."

     Oysa Kur'an'da tevekkül, insanın herhangi bir konuda kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra, dışarıdan gelebilecek engelleyici unsurların bertaraf edilmesi için Allah'ı vekil kılmak ve O'na güvenmektir.

     "Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler."

     Buna göre çalışma, sabır ve tevekkül birlikte olacaktır. Bir çiftçi ki; toprağı sürecek, işleyecek, zamanında tohumu ekecek, gerektiğinde sulayacak, gübreleyecek, tarladaki yabani otları ayıklayacak, kendine düşeni yaptıktan sonra gerisini Allah'a havale edecek. İyi ve bol ürün vermesini Allah'tan bekleyecektir. Bunları yapmadan Allah'a tevekkül etmesi, tevekkül değil miskinliktir.

     "Ben gereken her şeyi yaptım, iyi ürün alırım, Allah ne yapacak" demek de olmaz. Bu hal Allah'ı tanımama, bilmeme halidir. Hâlbuki Allah yağmuru göndermese ne olacak? Bir afetle mahsulünü yok ediverse, kim engel olacak?"

     Kur'an'a müracaat edildiğinde tevekkül kavramının Allah'a dayanmak, güvenmek ve teslim olmak anlamlarında kullanıldığı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Azgınlıkları ve sapıklıkları sebebiyle kavmini uyaran Hz. Nuh (a.s.), bu husustaki metanet, sebat, gayret, dayanıklılık) ve kararlılığını tevekkül kavramı üzerine oturtmaktadır:

     "Onlara Nuh'un haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: 'Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah'ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah'a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz)hükmü bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin" (Yunus: 71)

     "Şüphesiz ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim..." (Hud:56)

     Hz. Yakup, çocuklarına çeşitli tavsiyelerde bulunup onlardan tevekkül halini yakalamalarını ve yalnızca O'na dayanmalarını istemektedir:

     "Sonra şöyle dedi: Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı, ayrı kapılardan girin. Ama Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allah'tan başkasının değildir. (Onun için) ben yalnız O'na dayandım. Tevekkül edenler yalnız O'na dayansınlar."      (Yusuf: 67)

     " İyilik eden bir kimse olarak kendini Allah'a teslim eden ve Hanif (hakka yönelmiş) olarak İbrahim'in dinine tabi olan kimseden, din bakımından daha güzel kim olabilir? Zira Allah İbrahim'i dost edinmiştir." (Nisa:125)                                                                                                                                   

     Ateşe atılmadan önce kendisine yapılan bütün yardım tekliflerini geri çevirmiş olan Hz. İbrahim (a.s), yalnız Allah'a tevekkül etmiştir. Allah, Hz. İbrahim'i, iman, ihlas ve sabrının hatırına Nemrut'un ateşinden selamete kavuşturmuştur. Ateş, Allah'ın dilemesiyle İbrahim'e karşı serin ve selametli olmuştur. Hz İbrahim'in Halilullah oluşunun temelinde de Allah'a olan sağlam tevekkülü yatmaktadır. İbrahim'in tevekkülü İsmail'in teslimiyetine zemin hazırlamıştır.

     Kur'an, kimi ayetlerde direkt müminlere hitap ederek Allah'ın tevekkül edenleri sevdiğini, tevekkül ehli olan kimselerin üzerinde şeytanın egemenliğinin olamayacağını vurgulamaktadır:

     "O, doğunun ve batının Rabbidir; O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse O'nu vekil tut." (Müzemmil:9)

     "Vekil" kendisine güvenerek işlerimizi ona havale ettiğimiz şahıstır. Mahkemedeki işlerimizi bu vekilin yürütebileceğine inanır ve işlerimizi ona havale ederiz. Bizim bir şeyler yapmamıza hacet yoktur. Çünkü kanunen kısıtlandığımız bazı hususlarda bir takım taleplerimizin yerini bulması adına bir vekile ihtiyaç duyarız.

     O halde bu ayetin anlamı şöyledir: "Ey Resulüm! Senin bu dine çağrıda bulunmana karşılık muhaliflerin veryansın ediyorlar ve sana her türlü zorluğu çıkarmaktalar. Ama sen bunun için sakın ha kaygılanma. Sen işini doğunun ve batının Rabbi ve bütün evrenin sahibine havale et. O'nun seni savunacağından ve muhaliflerine karşı bütün işlerini düzelteceğinden şüphen olmasın."

     "Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güven, O'nu överek yücelt. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter."(Furkan:58)

     "Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a aittir. İşte bu Allah, benim Rabbimdir. O'na güvenirim ve O'na yönelirim." (Şura:10)

     "Hem bize yollarımızı dosdoğru göstermişken, neden Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyetlere de mutlaka sabredeceğiz. Tevekkül edenler ise, artık ancak Allah'a tevekkül etsin" (İbrahim:12)

     Burada biri geçmiş zaman, diğeri geniş zaman olmak üzere iki fiil kullanılmıştır. Fiili geçmiş zamanda, "Ben O'na dayandım" şeklinde ifade edilmiştir. Yani, "Ben hayatta her şey için, her tehlikeye karşı Allah'a güvenmeye karar verdim. İkinci fiil geniş zamanda "Ben O'na yönelirim" şeklindedir. Yani, "Ben Allah'a yönelir, her zorlukta O'ndan yardım ister, beni koruması için her tehlike karşısında O'na yalvarır, hidayeti O'ndan bekler, her ihtilaf ve münakaşada O'nun karar vermesini arzu eder ve verdiği karara tartışmasız teslim olurum."                                  

     "Onlar sabredenler ve rablerine tevekkül edenlerdir. (Ankebut: 59)

     "Onlar Rablerine tevekkül ederler": Onlar servetlerine, ticaretlerine ve kabilelerine değil, Rablerine güvenip dayanırlar. Onlar sadece rablerine tevekkül ettikleri için dünyevi olanaklarına bakmaksızın imanları uğrunda her güçle savaşmaya, her tehlikeye göğüs germeye ve imanları gerektirirse yurtlarını bile terk etmeye hazırdırlar. (Mevdudi: Tefhimu'l Kur'an)

Fesih Yasak - İnzar