PEYGAMBERLER İNSANLIĞA TEKNİKTE NASIL ÖNDER OLMUŞLARDIR?

PEYGAMBERLER İNSANLIĞA TEKNİKTE NASIL ÖNDER OLMUŞLARDIR?

slâmî kaynaklar, teknikte terakkinin dönüm noktalarını teş­kil eden elbise, saat, gemicilik, demircilik, tıb ve zırh gibi bir kısım mühim meslek ve tekniğin peygamberler eliyle insanlığa sunulduğunu belirtir.

Bu konuda akla gelen bir soru şudur: Peygamberler bunla­rı, Hz. İsa'ya gökten inen sofra misalinde olduğu gibi mutlak bir mucize olarak mı getirmişlerdir, yoksa ilmî bir esâsa dayamışlar mıdır?

Bu soruya "evet!" veya "hayır!" diye kesin bir cevap verilemiyeceği kanaatindeyiz. Ancak, bir kısım âyetlerin ışığında hiçbir kat'î iddiada bulunmaksızın bâzı açıklamalar yapılabilir.

Evet, birçok Kur'ânî işaretten öyle anlaşılıyor ki, peygam­berlerin mazhar oldukları mucizevî teknikler, ilimle hiçbir alâkası olmayan mutlak bir mucize değildir. Aksine, beşeriyetin gelişmesi sonucu duyduğu yeni ihtiyaçları karşılamak üzere, Cenâb-ı Hakk, Hz. İsa'ya (aleyhisselâm) verilen mâide (sofra) gibi "gökten inme" mucizeler tarzında da peygamberlerine ye­ni teknikler verebilirdi. Ancak, bu şekilde yapılan ikramlar, ona mazhar olan peygamberlerin hayattan çekilmesiyle ortadan kal­kardı. Arkadan gelen insanlar, maddî terakkilerinde, bunlardan örnek alamazlardı.

Peygamberlerin mazhar oldukları mucizevî teknikten bahseden âyetler incelendiği zaman, en azından bir kısmının "ilme" dayandığı ve "beşerî şartlara uygun olarak" verildiği husu­sunda ikna olunabilir. Bu maksadla iki örnek inceliyeceğiz:

Hz. Nuh'la İlgili Örnek: Hz. Nuh'un gemisiyle ilgili âyetler mevzuumuz açısından oldukça enteresan olsa gerektir. Âyetler, geminin inşaatıyla ilgili bâzı açıklamalar verir. Bu açıklamalara dayanarak, inşa ameliyesinin, fevkalade şaşırtıcı bir mucizeye dayanmayıp, o devir insanlarınca alışılmış ve malum âletler kullanılarak, hiç de yadırganmayan bir çalışmay­la gerçekleştirildiğini söyliyebiliriz. Şöyle ki:

1- Gemi, biribirine sıkıca rabtedilmiş levhalardan mamuldür: Ayette, bu gemi, "zâtı elvâh ve düşür" olarak tavsif edilir. "Elvâh", levhalar demektir. Levha, tahtadan olmalıdır. "Düşür", lügatte, gemi levhalarını birbiri­ne rabteden liften yapılmış ip mânâsına gelir. Bu kelimeden, o vakit, henüz madenî çivinin bilinmediği, dolayısiyle, tahtala­rın ana kalaslara iplerle rabtedildiği mânası çıkabilir. Ancak ağaçlardan tahta levhaların elde edilmesi, mutlaka balta, testere gibi madenî âletlerin varlığını zarurî kılacağından madenciliğin bilindiği de anlaşılır. Öyle ise, düşür ile, madenî çivilerin kas­tedilmiş olması daha kuvvetli ihtimaldir. Nitekim, çoğunluk iti­bariyle müfessirler de düsür'den çivi ve perçin'i anlarlar. Şu halde, bizzat âyetlerden hareket ederek, balta ve testere gibi madenî âletlerin imalinde gerekli olan bir sanayi daimin (meta­lürji) tâ Hz. Nuh (aleyhisselâm) zamanında varlığına hükmedi­lir. Bu da bize, daha önce kaydettiğimiz, çekiç, örs, kerpeten, iğne, gürz gibi âletlerin vücudunu Hz. âdem (aleyhisselâm) devrine kadar yükselten rivayetlerin sıhhatini kuvvetlendirir.

Bu yorum, demirin Hz. Davud'a (aleyhisselâm) yumuşatıldığı'nı haber veren âyete muhalif düşmez. Çünkü âyet, demi­rin Hz. Dâvud'la keşfedildiğini ifâde etmez. Belki, O'ndan itiba­ren geniş çapta kullanılmaya başlandığını ortaya koyar. Nite­kim hâlen ele geçirilmiş bulunan demirden mamul en eski âletin M.Ö. 2700 yıllarına âit olduğu tahmin edilirken, Demir Devri'nin, Kenan diyarında M.Ö. 1200 yıllarında başladığı he­sap edilmiştir. Hz. Davud'un da M.Ö. 1000 yılları civarında ya­şadığı bilinmektedir. Arada görülen 200 yıllık farkın kısmen yorum, kısmen tahmin hatası olabileceği söylenebilir.

Ayetlerde gemi ile ilgili olarak sunulan bir başka teferruat, bize daha enteresan gözüküyor: Tennûr (fırın). Bu kelime, di­limizdeki tandır kelimesinin aslıdır. Bâzı müfessirler bu tâbire dayanarak, Hz. Nuh'un gemisinde buhar kazanının olabileceği tahminini de yürütürler. İlgili âyet şöyle: "Sonra azab emri­miz gelip te tennûr feveran edince (kazan kaynayıp fışkırınca) hemen ona, her canlıdan birer çift koy diye variyettik."

2- Gemi, Allah'ın vahyi ile ve murakabesi altında inşa edilmiştir: Bu durumu belirten âyetlerden birinin meali şöyle: "Biz ona (Nuh'a) şöyle vahyettik: Bizim nezaretimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap."

Bu gemi mucizesi, su üzerinde nakil vâsıtasının daha önce yokluğunu ifâde etmez kanaatindeyiz. Çok basit ve ibtidâî de olsa en azından sandal veya sal şeklinde deniz taşımacılığının mevcudiyeti kuvvetle muhtemeldir. Hz. Nûh, gemi inşaatine ilâhî vahiy ile, azamet, sistem, yeni teknik getirmiş olmalıdır. Bizzat âyet-i kerîmenin ifadesiyle dağlar kadar dağlara daya­nabilecek sağlamlıkta, en azından Hz. Nuh'un yaşa­dığı bölgelerde mevcut olan hayvanlardan birer çifti istiab edecek (içine alacak) büyüklükte, tahminen üç katlı ve buharlı bir gemi o devir için hârika bir inkılab, gerçek bir mucize olma­lıdır.

İnşa sırasında, inanmayanların "Nuh'un yanından her geç­tikçe kendisiyle alay ettikleri"ni haber veren âyet bu geminin belli bir ölçüde, normal bir inşa müddeti geçirdiğini gösterir. Alay, bilinmeyen bir şeyin mucizevî bir tarzda aniden inşasından dolayı olmayıp, sudan uzak bir yerde, böylesine iri bir geminin inşâsı sebebiyle olmalıdır. Geminin inşası, gökteki ayın bölünmesi (şakk-ı kamer) mucizesinde olduğu gibi, inkarcılara karşı, doğruluğunu ve peygamberliğini isbatlamak maksadıyla taleb üzerine, gösterilmiş bir mucize değildir.

Elmalılı Hamdi Efendi, yukarıda tasvir edilen evsaftaki bu­harlı sefîne-i Nûh hakkında: "O zaman böyle bir gemi yapıla­bilir mi idi, yapılsa unutulur muydu?" şeklinde hatıra gelebi­lecek sorulara şu cevabı verir: "Bu, vahy-i ilâhî ile yapılmıştır ve tecrübî olan pek çok sanatın zamanla unutulmasının ta­rihte örneği çoktur".

Hz. Süleyman'la İlgili Örnek: İkinci misâlimizi Hz. Süley­man'la ilgili âyetlerden vereceğiz. Âyetler, Hz. Süleyman'ın bir­çok mucizesinden bahseder. Bunlardan bazıları cinleri istihdamı (hizmet ettirmesi); karınca dâhil, hayvanların dilinden anlaması ve onlara emirler vermesi; iki aylık yolu havada uça­rak bir günde katetmesi; Sebe melikesi Belkıs'ın tahtını göz açıp kapama ânında Kudüs'e celbetmesi; içeri girdiği zaman ha­vuza giriyormuş zannını verdirerek, Belkıs'a eteklerini toplata­cak camdan bir saraya sahip olmasıdır.

a) Önce şunu hatırlatalım: Bu kadar mucizeye mazhar olan Hz Süleyman'ın müstesna bir ilme sahip olduğu, yukarıda kay­dedilen mucizeleri açıklayan âyetlerden önce belirtilir: "Gerçekten biz, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik de onlar şöyle dediler: " Hamdolsun o Allah'a ki bizi, mü'nıin kul­larından çoğu üzerine üstün kıldı."

b) Belirtmemiz gereken ikinci nokta şudur: Müstesna ilme sahip olmakta onlar yalnız değildir. Ayet-i kerîme, bilhassa Hz. Süleyman'ın etrafında "kitaptan bir ilme sahip" başkasından da söz eder. Üstelik Hz. Süleyman'ın mazhar olduğu Sebe Me­likesi Belkıs'ın tahtını Kudüs'e celb mucizesi, Hz. Süley­man'a, "kitaptan bir ilme sahip" bir kimse marifetiyle müyesser kılınmıştır. Âyet şöyle: (Süleyman yanındaki istişare cemaa­tine şöyle dedi: "Ey cemaat, onlar (Belkıs ve kavmi) bana müslüman olarak gelmezden önce onun (Belkıs'ın) tahtını hanginiz bana getirir? Cinlerden bir ifrit dedi: "Sen yerin­den kalkmadan önce, getiririm. Muhakkak onu taşımağa gücü yeten güvenilir bir kimseyim. Kendinde kitaptan bir ilim olan biri de şöyle dedi: "Ben gözünü kırpmadan önce onu sana getiririm". Derken Süleyman, tahtı yanında duru­yor görünce dedi ki: Bu Rabbimin fazlındandır. Beni imtihan etmek içindir. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağım?

Ayette dikkatimizi çeken bir iki noktaya parmak basalım:

1- "Kitaptan bir ilme sahip olan kimse"nin cinnî olmadı­ğı açık. Zira, aynı sûrenin 17. âyetinde "Bir de Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular toplandı. Bü­tün bunlar sevk ve idare olunuyorlardı" dendiğine göre, Hz. Süleyman'ın istişare meclisinde yer alan ikinci mühim grup in­sandır. Melek değil. Öyle ise, o kimsenin insan olduğu görü­şünde olan müfessirler daha haklı gözüküyorlar.

2- O kimsenin ilim almış olduğu "kitap" nedir? Herhalde dinî bir kitap, söz gelimi Hz. Davud'a gelen Zebur olmamalıdır. Çünkü dinî kitaplarda böyle bir tekniğin ilmi mevcud değildir, olamaz da.

3- İlmi, bir kısım kanun ve kaidelere dayanan kesin bilgi olarak anlayacak olursak, Hz. Süleyman'a verildiği belirtilen "ilm"in yazılmış bulunduğu bir kitabın söz konusu olabileceği hükmünü âyetten çıkarabiliriz.

Bu açıklamalardan şu netice çıkar: Hz. Süleyman'ın maz­har olduğu mucizeler, bir kısım ilmî düsturlara dayanmak­tadır. Bu düsturlar kitap hâlinde yazılmış olmakla kalma­mış, bir kısım insanlara da öğretilmiştir. Hz. Süleyman, bunlara vâkıf insanlardan müteşekkil güzide bir cemaatle saltanatını ve icraatini ilmî esaslar çerçevesinde yürütmüş­tür.

Eski devirlerde yaşayanların, Batılıların yakın zamana kadar israrla söyledikleri şekilde, vahşî, ilimsiz ve teknikten mahrum olmadıklarını gösteren bir başka haber, Hz. Süleyman'ın yaptır­dığı camdan sarayla ilgili olanıdır. Âyet şöyle: "Ona (Bel-kıs'a): "Saraya gir!" dendi. O (Belkıs) sarayı görünce derin bir su zannetti ve (ıslanmasın diye eteğini kaldırarak) ba­caklarından bir miktar açtı. (Süleyman): "O, camdan yapıl­mış şeffaf bir saraydır" dedi.

Bu âyet, o devirde çeşitli ilim ve tekniğin son derece gelişti­ğini ifâde eder. Çünkü mesken inşaatı, mühendislik ve mimar­lıktan başka, demircilik, marangozluk, camcılık, tezyin, dekor gibi yüksek bir medeniyetin mahsulü olan pekçok ilim ve tekni­ği gerektiren bir sektördür. Kendisine ilim verilmekle mümtaz kılındığı belirtilen saltanat sahibi bir peygamberin, hükümran olduğu cemiyette, böylesi bir ilmî teknik seviyenin olmadığı, her seferinde mucizevî yollarla bunları gerçekleştirdiği iddia edilemez.

Burada hatıra gelebilecek bir soru şudur: Hz. Süleyman bu kitabı ne yapmıştır?

Varlığı hususunda tahmîn yürütülmüş olan bu kitabın ilmi­ne, mahdut sayılan kimseler vâkıf olmuş olabilir. Nitekim İsrailoğullarının tarihi, dinî kitapları olan Tevrat'ın bile mükerrer se­ferler maddeten yok edilmesi vak'alarına sahne olmuştur. Öte yandan, dört bin yıldan fazla bir müddet fiilen hükümran olan koskocaman Mısır medeniyeti bile, devâsâ piramidlerine rağ­men, asırlar boyu tamamen unutulmuş, bilinmez olmuş iken 19. asırdan bu yana aydınlatılmaya başlanmış; dinî, tıbbî, edebî, terbiyevî her çeşit kitapları ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca dünya­nın her tarafında, geçmiş devirlerdeki insanların bıraktıkları son derece hârika eserlere raslanmaktadır. Bu eserler o kadar hârikadır ki; daha önce de belirttiğimiz üzere, "Batı medeniye­ti dışında medeniyet yoktur, insanlık mutlak bir vahşet dev­rinden düz bir terakki yoluyla Batı medeniyeti seviyesine ulaşmıştır" düşüncesini hâla devam ettiren bir kısım Batılı ya­zarlar, o eserleri yorumda, çıkar yolu, onları, gökten inen dev­lerle izah etmede bulmuşlardır. Bizim açımızdan, çok garib gö­rünse bile, peygambere, vahye inanmayanların düşecekleri saf­satanın en mâkulü budur.

Prof. Dr. İbrahim CANAN