Selman’ım, Şehidim Vallahi Benim! Ben Hasan…

Hasan Bey, arabasını apartmanın garaj bölümüne park edip yorgun argın asansöre bindi. Lüks apartmanın altıncı katındaki dairesinin kapısında beş yaşındaki kızı Halime onu bekliyordu. Halime babasını görünce kucağına doğru koştu.

Selman’ım, Şehidim Vallahi Benim! Ben Hasan…
Selman’ım, Şehidim Vallahi Benim! Ben Hasan…

Hasan Bey kızını kucaklayıp severek, o esnada ona gülümseyerek bakan hanımını selamlayarak oturma odasına geçti. Yemek ve namazdan sonra Hasan Bey etrafında ev sakinleri olduğu halde rahat koltuğuna gömüldü. Elindeki kumandayla kanalları dolaşırken bir yandan da çayını içip hanımıyla sohbet ediyordu. Hasan Bey iyi bir insandı. Fırsat buldukça hanımı ve çocuklarıyla sohbet eder, onlara ilgi gösterirdi. Ama buna pek fırsatı da olmazdı. Çünkü eve gelirken hep yorgun olurdu. Yemekten sonra bu yorgunluğu daha da artar, koltuğuna gömülüp televizyon izlerken üzerine bir uyuşukluk çöker, çay ve çerez veya meyve sefası derken uyuya kalırdı. Sonra da hanımı onu uyandırıp yatağına gönderirdi.

Hasan Bey zengin bir esnaftı. Mağaza sahibiydi. Akşama kadar müşterilerle uğraşır, alacak-verecek için bankalara koşturur, eve gitme saati gelince de yorgun düşerdi. Her günü böyleydi. Monoton bir hayat… Bazen bıktığı olurdu ama genellikle hayatından memnundu. İyi bir işi, lüks bir arabası ve lüks bir dairesi vardı. Bankalarda da yüklü meblağda parası… Tabii faizsiz bankalarda…

Hasan Bey, kendi camialarının kanalı olan TV’yi izlerken bir ara hayretle eşine yöneldi.

- Maşallah, bizimkilerin durduğu yok ha! Görüyorsun değil mi? Etkinlikler, yardım faaliyetleri, konferanslar, mitingler…

Hasan Beyin eşi Gülbeyaz Hanım sitem dolu bir sesle konuştu:

- Ve hiç birinde sen yoksun!

- İşten fırsat mı oluyor hanım? Gönlüm onlarla, sen ona bak. Kişi sevdiğiyle beraberdir. İnşaallah haşrim de onlarla olacak.

- Sen kendini kandır bakalım. Bu nasıl sevgi, bu nasıl beraberlik? Bir Allah’ın günü onların bir ihtiyaçlarını karşılamış mısın, onların bir etkinliğine katılmış mısın?

- Dedim ya, işten fırsat olmuyor ki! Ama haklısın, kendime bir çekidüzen versem iyi olur.
Gülbeyaz Hanım içini çekti.

- Keşke eski günlerdeki gibi olsaydı! Diye mırıldandı. Hiç zengin olmasaydık. Eski günlerdeki halini ne kadar çok özlüyorum! O ibadetlerinden başka bir şeyi gözü görmeyen, gece yarıları kalkıp ağlayarak namaz kılan, etkinlikten etkinliğe koşan adamı ne kadar çok özlüyorum! Şehit Selman’ın arkadaşı bu hale mi gelecekti? Evden işe, işten eve…

Şehit Selman’ın adını duyunca bir hüzün çöktü Hasan Bey’in üzerine. Her zaman öyle olurdu. O aziz kardeşinin adını duyunca hüzünlenir, gözleri dolar, bambaşka âlemlere giderdi. Ne güzel günlerdi o günler. Gerçi yoksuldu, kenar mahallelerden birinde otururdu. Ama mutluydu, hem de çok mutluydu. O kadar güçlü bir maneviyata sahipti ki… İman, ihlâs, samimiyetle kuşatılmıştı adeta… Arkadaşlarıyla, davadaşlarıyla arasındaki sevgi ve samimiyet ne yüce ve temiz duygularla doluydu. Hele Şehit Selman… Sanki bu dünyaya ait değildi. Ne kadar çok seviyordu onu…

Daha otuzuna bile basmadan uçup gitmişti aralarından Şehit Selman. En çok arzuladığı şeye, şehadete kavuşmuş ve arkasında gencecik bir dul, üç yetim çocuk bırakmış olarak, hem de beş parasız… Şehidin ailesi ne durumdaydı acaba? Ne yiyip ne içiyorlardı? Hasan Bey’in içi cız etti. Kocaman bir yumruk boğazını tıkadı sanki. Kahırla yutkundu. Tam iki yıldır eski mahallesine gitmediğini ve şehidin ailesine uğramadığını hatırladı. Eskiden, zenginliğinin ilk yıllarında sık sık Şehit Selman’ın evine uğrar, çocuklarıyla ilgilenir, ailesine yardım ederdi. Ticareti büyüdükçe daha az uğrar olmuş, son iki yılda ise onları tamamıyla unutmuştu. Oysa ne kadar da birbirlerini severlerdi Şehit Selman’la… İçtikleri su ayrı gitmezdi. Birbirlerine sık sık söz verirlerdi, kim daha önce şehit olursa öbürü şehidin ailesine bakacak diye…

Hasan Bey yerinde duramaz olmuştu. Birden Şehit Selman’la ilgili bütün anıları canlanmış, eski mahallesindeki yaşamıyla ilgili her şey zihnini istila etmişti.

Hasan Bey allak bullak olmuş bir yüzle, dolu dolu gözlerle yerinden kalktı. Hiç kimseye bakmadan:

- Uykum geldi, diye konuştu. Yatmam lazım…

Gülbeyaz Hanım’ın da içinde fırtınalar kopuyordu. Ama Hasan Bey’in içine düştüğü duygu kasırgasını hissettiği için bir şey söylemeye cesaret edemedi. Önüne bakarak sustu.

Hasan Bey ıslak gözlerle başını yastığa koydu. Çok geçmeden de uyuyakaldı. Rüyasında geniş bir düzlükte gördü kendisini. Çöl gibi bir yerdi. Korkunç kavurucu bir sıcak vardı. Ne bir yeşillik ne de bir esinti, hiçbir şey yoktu. Hasan Bey’in susuzluktan dudakları çatlamıştı. Tam tepesinde duran güneş adeta beynini kaynatıyordu. Umutsuzluk içinde sağa sola koşuyor, sığınacak bir gölgelik, içecek bir su arıyordu.

Hasan Bey böyle koşturup dururken uzaktan bir bahçe gördü. Dünyada eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir bahçe… Bahçenin içinde akıp giden derelerin şırıltısı ta Hasan Bey’e kadar geliyordu. Hasan Bey bahçeye doğru koştu. Bahçenin tam önünde nur yüzlü üç genç tebessümler içinde sohbet ediyorlardı. Hasan Bey kendi kendine:

- Herhalde bahçenin sahipleri olacaklar.” Diye düşündü. “ İyi insanlara benziyorlar. Bahçeden faydalanmam için bana izin verirler.”

Hasan Bey, nur yüzlü gençlerin yanına varınca içlerinden birinin Şehit Selman olduğunu gördü. Mutluluktan adeta uçarcasına, “ Selman, Selman!” diye bağırarak ona koştu. Şehit Selman hiç yerinden kıpırdamadı. Kendisini kucaklamak isteyen adama şaşırarak baktı. Resmi bir sesle:

- Affedersiniz beyefendi, dedi. Sizi tanıyamadım. Siz kimsiniz?

Hasan Bey adeta dondu. Heyecan içinde kekeleyerek:

- Selmancığım, benim ben, arkadaşın Hasan! Kardeşin Hasan…

Şehit Selman dikkatlice baktı Hasan Bey’e… Garip garip süzdü onu. Şiş göbeğine, nuru gitmiş yüzüne, çok yemekten aşağı sarkmış gerdanına baktı. Sonra üzüntülü bir sesle, sakince konuştu.

- Bakın beyefendi, benim Hasan diye bir arkadaşım vardı. Ama onu çoktan kaybettim. O yüzden şimdi çocuklarım aç… Sadece aç değiller, sevgi ve ilgiye de muhtaçlar. Benim arkadaşım Hasan sağ olsaydı mutlaka onların yardımına koşardı. Ama ne yazık ki öldü! Şimdi sen kalkmış Hasan olduğunu söylüyorsun. Belki senin de adın Hasan’dır. Ama benim arkadaşım olan Hasan değil… O çoktan öldü. Lütfen şimdi bırakın da bahçemize gidelim.

Şehid Selman ve yüzleri nurlu diğer gençler yavaş yavaş bahçeye yöneldiler. Hasan Bey de onlarla gitmek istedi. Ama bir türlü yerinden kıpırdayamıyordu. Ayakları sanki yere çivilenmişti. Ne bir adım ileri gidebiliyor ne de bir adım geri… Sadece bağırabiliyordu. Hasan Bey perişan bir sesle ağlayarak, avazı çıktığı kadar bağırarak gözden kaybolmak üzere olan Şehit Selman’dan yardım istiyordu.

- Selman, Allah rızası için beni bu korkunç çölde yalnız bırakma! Korkuyorum, çok korkuyorum! Vallahi ben Hasan’ım, senin arkadaşın Hasan… Beni nasıl unutursun? Allah rızası için beni yalnız bırakma!

Hasan Bey kan ter içinde uyandı. Üzüntüden deli olacak gibiydi. Karısı onun başında durmuş, korku dolu gözlerle bakıyordu kocasına. Hasan Bey eşine bakmaya utandı. Yorganı başına çekti. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Bir taraftan ağlıyor, öbür taraftan da boğuk, üzüntüden titreyen bir sesle mırıldanıyordu:

- Selman’ım, şehidim vallahi benim! Ben Hasan…

Sadullah Aydın - İnzar